 |
|
|
|
Mesajlar |
 |
Gelen Kutusu |
|
Yeni mesajınız yok.
| |
|
|
| |

 |
|
 |
 |
|
.1 Giriş |
|
|
|
Ekleyen Kanat Sesleri
|
Gecelerin ağaran şafağı, seçkin ve sevgili kul El Mustafa, on iki yıl var ki, Orphalese kentinde, gelip de kendisini doğduğu yere, o küçük adaya geri götürecek olan gemiyi bekliyordu.
Ve on ikinci yıl, hasat ayı eylülün yedinci günü, kentin surlarla çevrili olmayan bir tepesine çıkıp denize baktı; ve sis içinde bir karaltı gibi yaklaşan gemiyi görüverdi.
Birden yüreğinin kanatları ardına dek açıldı ve içinden taşan mutluluk denizinin enginlerine doğru uçup gitti. Sonra gözlerini kapadı ve ruhunun o büyük suskunluğu içinde dua etmeye koyuldu.
Tepeden inerken, nedendir bilinmez, bir hüzün çöküverdi omuzları üstüne ve bir düşünce sardı içini:
Kedere kapılmaksızın gönül rahatlığıyla gidebilecek miyim? Üstelik canıma işleyecek bir sızı duymak da var bu topraklardan ayrılırken.
Uzundu şu çepeçevre surların içinde acı çekerek geçirdiğim günler ve yalnızlık dolu geceler, bitmek bilmeyen; hem kim ayrılabilir ki acılarından ve yalnızlığından pişmanlık duymadan.
Nica parçalara bölünüp, dağılıp gitmiştir ruhum bu kentin sokaklarında. Özlemini çekeceğim nice çocuk dolaşmıştır şu tepelerde, çıplak. Yüreğimde bir ağırlık, içimde bir sızı duymaksızın onlardan kopup gidebilmek zor.
Ne üzerimden çıkarıp attığım bir giysi, ne de geçmişe gömülecek bir anı, kendi ellerimle paraladığım bir ten, açlık ve susuzlukta bezenmiş bir yürektir bugün.
-
Yine de oyalanmamam gerek.
Her şeyi kendine çağıran deniz, işte çağırıyor, gitmeliyim.
Geceler ne denli sıcak olursa olsun, gidememek donmak demektir. Gitmeliyim, çünkügidememek, olduğu yerde taş kesilmek ve uysallaştırılmış bir toprağa çakılıp kalmak demektir.
Götürebilsem seve seve alır götürürüm yanımda her şeyimi buraların.
Ama nasıl?
Sözcükler, ne dili ne de kendilerine kanat takan dudakları yanında götürebilirler. Yapayalnız dağılırlar boşluğa ve yapayalnız ararlar yaşamın gücünü.
Yapayalnızdır güneşe doğru uçan kartal, yanında yuvası yoktur.
-
Tepenin yamaçlarına eriştiğinde, bir kez daha dönüp denize baktı. Gemisi limana girmek üzereydi. Pruvasına denizciler doluşmuştu… ülkesinin insanlarıydı gelenler.
-
Bir heyecan kapladı içini. İçisıra denizcilere seslendi:
Hey anayurdumun evlatları, hey dalgaların süvarileri,
Kimbilir kaç kez yelken açtınız düşlerimde. Ve işte tam uyanmıştım ki, geldiniz, oysa uyanmışlığım en derin düştür benim için.
Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgarı bekliyor demektir.
Son bir soluk kaldı buraların bu durgun havasından soluyacağım ve son bir bakış, gerilere, sevgi dolu.
Sonra aranızdayım, dimdik, bir denizci olarak.
Ve sen, ey giç uyumayan ana, ey büyük deniz,
Barış ve özgürlük demeksin akan suya, çağlayan nehire.
Bu sana erişen suyun çıkaracağı son çalkantı, kuytu meydanları dolduran son rüzgar uğultusudur bu.
Sonra sana karışacağım, sınır tanımayan bir büyük denize, sınır tanımayan bir damla olarak.
-
Yürümeye koyulduğunda, uzaktan, bağ ve bahçelerini bırakmış kadın ve erkeklerin kentin giriş kapılarına doğru koşturmakta olduklarını gördü.
Uzaktan uzağa seslerini duydu. Kadınlar ve erkekler bir yandan ismini çağırıyorlar, bir yandan da geminin geldiğini öbür bahçelere duyuruyorlardı.
-
Kendi kendine mırıldandı:
Yoksa ayrılığın gelip çattığı gün, acıların birbiri üstüne yığıldıkları bir gün mü olacak?
Yoksa bu arife akşamı, benim için gerçekte bir gün doğuşu mudur, bilinmez?
Karasabanını bırakıp koşturan, ya da üzüm cenderesini boşlayıp seğirten şu adamlara verebilecek neyim var?
Yoksa, yüreğim bir andan dalları meyva dolu bir ağaca dönüşecek de, koparıp her birine mi dağıtabileceğim?
Yoksa, tutkularım bir anda su gibi taşacak da, boş kaplarını mı dolduracağım?
Yoksa, üzerinde yaradanın parmaklarının dolaşabileceği bir harp ya da o’nun üflediği bir flüt mü olacağım bir anda?
Suskunluğun arayıcısıyım ben, ama sessizlikler içinde bir hazine mi buldum ki, güvençle çevreme dağıtabileyim?
Hangi tarlalara, hangi anımsanmayan mevsimlerde tohum serpmişim de, meğer ki bu benim hasat günüm olsun?
Meğer ki, elimdeki kandille çevremi aydınlatmak saatim gelmiş olsun, o kandilde yanan alev ben değilim ki.
Bomboş ve ışıksız bir kandildir elimde yükselen.
Yağını koyup, fitilini ateşleyecek olan gecenin bekçisidir.
Bu sözcükleri mırıltıyla da olsa dışarı vurdu, ama bir çoğu da söylenemeden yüreğinin derinliklerinde gömülü kaldı. Tıpkı kimselere açamadığı içindeki o büyük giz gibi.
-
Kente girdiğinde halk çevresini sarıverdi. Bir ağız olmuşlar ismini haykırıyorlardı.
Derken kentin yaşlıları öne çıkıp konuştular:
Bizleri bırakıp gitme hemen.
Alacakaranlığımıza aydınlık oldun. Yeni düşler edinebildik senin gençliğinden.
Bizler için ne bir yabancı ne de bir konuksun. Hepimizin evladı ve hepimiz için en değerli varlıksın.
Yüzünü görebilmeye hasret koma bizleri hemen.
Yaşlılardan sonra rahipler ve rahibeler konuştular:
Denizin dalgaları bizleri ayırmasın, aramızda geçirdiğin yıllar bir anı olmasın.
Bizlere can kazandırdın, gölgen yüzlerimizi aydınlatan ışık oldu.
Seni çok sevmiştik. Ama sözcüklerle belirtilmemiş bir sevgiydi bu. Peçelerin ardına saklamıştık sevgimizi.
İşte, şimdi sana haykıran o’dur. Peçelerinden arınıp apaçık yoluna çıkan sevgimizdir.
Ve ayrılık günü gelip çatıncaya dek böylesine yüce olduğunu hiç bilememiştir.
-
Daha niceleri gelip yalvar-yakar oldular. Ama o hiçbir şey söylemedi. Başını öne eğdi ve kalakaldı bir süre. Gözlerine bakanlar göğsüne doğru süzülen yaşları gördüler.
Sonra hep birlik oldular ve tapınağın karşısındaki büyük alana doğru yürüdüler.
Tapınağın önüne eriştiklerinde bilge kadın El Mitra çıktı.
El Mustafa, kente girdiği gün, kendisini arayıp bulan ve iman eden bu kadına sevgiyle baktı.
Kadın şu sözlerle karşılık verdi:
Ey Tanrı’nın Elçisi, o en yüceye erişebilmek uğruna nice yıllar tükettin.
İşte nihayet gemin geldi, artık gitmek isteyeceksin.
Büyük bir özlem duyuyor olmalısın anılarını bıraktığın yurduna ve yüce tutkularını saklayan topraklara. Dileyelim ki, sana olan sevgimiz seni yolundan alıkoymasın.
Ama gitmeden önce senden bir isteğimiz var. Bizlere erdiğin gerçeği anlat.
Amlat ki, biz de çocuklarımıza anlatabilelim, onlar da kendi çocuklarına aktarsınlar, yütüp gitmesin öğretin.
Kendi yalnızlığına bürünüp bizlerin yaşantısını gözlemiştin. Uykularımızda iç çekişlerimizi ve gülüşlerimizi dinleyebildin, çünkü bizler derin uykudayken sen uyanıktın.
Öyleyse gel, biz neyiz, bizlere bunu açıkla. Doğumla ölüm arasında neler bildin onları anlat.
Ve El Mustafa yanıtladı:
Ey Orphalese halkı, içinizden geçenler nelerdir ki, onlar hakkında konuşmamı istersiniz? |
|
 |
 |
 |
 |
|
 |
|
|