Ana Sayfa arrow Araştırmalar arrow Felsefe ve Din Yazı Boyutu: + | -

 

 

Ana Sayfa
Kanat Sesleri
Yolculuklar
Makaleler
Araştırmalar
İÇ'ten
Sonsuzluk Notaları
Yönsüz Akışlar
İlhan İrem Forum
.....:: BİRileri ::.....
İlhan İrem
Halil Cibran
Krishnamurti
Mevlana
Osho
Yunus Emre
........................
Haber ve Duyurular
Kanat Sesleri'nde
Duvar Kağıtları
Bilgi İsteği
Dinle'nce
Linkler
Arama
İletişim
Mesajlar
Gelen Kutusu

Yeni mesajınız yok.

Kullanıcı adı

Parola

Beni hatırla
Parolanızı mı Unuttunuz?
Hesabınız yoksa,
oluşturabilirsiniz

 

 

.....
 
Felsefe ve Din Yazdır E-Posta
Ekleyen Selman Gerçeksever   
12 Haziran 2006

Varlık ve olayları rasyonel yolla kavrayıp, yorumlama (yani felsefi düşünme) geniş bir bilgi ve kültür birikimi gerektirdiğinden, insanın böyle bir çabasının bilinen tarihi, onun dünyada doğrudan doğruya kendi varlığının başlangıcı ile karşılaştırıldığında pek çok eski sayılmaz. Başka bir deyişle insan belli bir dönemden sonra; (insan) kendini, çevresindeki eşya ve olayları, gelenekleşmiş bilgi ve inanç kalıpları olarak değil de, ciddi bir biçimde anlayıp yorumlama çabasına girebilmiştir. Bu bağlamda insanın ele aldığı belli başlı konular; varlık, insan, devlet, hukuk, ahlak, bilgi, siyaset, sanat ve dindir. Bu sonuncusunun (yani dinin) insanın zihinsel ve psikolojik tüm sorunlarına şöyle yada böyle bir açıklama getirdiğini biliyoruz. Belki de insan düşünmeye başlamadan önce inanmıştır denilebilir.

İnsan tekamül süreci içinde bilgi ve kültür birikimiyle, gelenekleşmiş bilgi ve inanç kalıplarını göz ardı etmeyip belli koşul ve olanaklar içinde analiz, yorum ve eleştiriye tabi tutmuştur. Çünkü dinin dogmatik ve taklide dayanan açıklamaları kütleler için hemen daima yeterli gelse bile, bazı kişiler onu derinliğine düşünmek, eleştirmek istemişlerdir. Düşünen insan bunu yaparken; bir yandan içinde yaşadığı toplumun inançlarından etkilenmiş, onları etkilemiş, öte yandan da insan olmasının gereği olarak rasyonel dünyasında anlama ve bilme gücünü ortaya koyup, ümitlerinin, korkularının kaynak ve içeriğini aramıştır. İşte bu çaba içinde insan, “düşünen ve konuşan canlı” olmanın gereği olarak; tümüyle evreni ve onun içinde kendi kaderini kavramaya çalışmıştır.

Tüm bunlardan dolayı, hemen, hemen her filozof, kendi sisteminde dine ayrı bir yer vermiş, ortolojik ve kozmolojik yazımlarında, dinlerde merkezi bir kavram olan “ALLAH” düşüncesine başvurmanın gereklerini felsefi bir temele dayandırmaya çalışmıştır. Bu bağlamda bazı filozoflar bir çok problemi dinsel verilerle uzlaştırmaya çalışırken, bazıları da  dinin temellerine dayanarak felsefi problemleri açıklamaya çalışmıştır. Özellikle ilahiyatçı filozoflar tüm bunları yaparken, dinsel öğretiyi sadece tanıtıp, tamamlamakla yetinmeyip, aklın ilkelerine bağlı kalarak, onun temel ilkelerinin gerçekliliğini de araştırmıştır. İşte bu şekilde, önemli bir felsefi disiplin olan “DİN FELSEFESİ” ortaya çıkmıştır.

Bu şekilde felsefe, kendisine konu olarak seçtiği dini ve dinin en belirgin özelliği olan dogmatik inançlar ve kutsallığı kendine özgün yöntemlerle (akıl yürütmelerle) irdelemiştir. Bunun en belirgin olgusu olarak, batı felsefesinde, mitoloji ve geleneksel dinin eleştirisiyle birlikte akli ve sistematik bir din şuurunun ortaya çıkışını görüyoruz. Söz konusu şuurun ortaya çıkışında sadece Platon ve Aristo’nun etkisi olmamış, Grek felsefesinin önde gelen isimlerinden Ksenofanes, Anaksagoras ve Sokrates’in de etkileri olmuştur. Neo – Platonizm’de ise ilgili problemler daha derinden işlenerek, söz konusu din şuurunun meyveleri günümüze kadar gelebilmiştir.

İlk  çağlardan günümüze olan bu yansıma kuşkusuz çok daha farklı olurdu; örneğin, eğer tutucu ve şeriatçı niteliğinden dolayı ortaçağ hirstiyan felsefesi yalnız din ile ilgili sonuçlara yönelip, başka dinlere kapalı kalmamış olsaydı. Zaten bu nedenle de, hristiyan kilisesinin egemen olduğu batı ortaçağında dinden bağımsız bir “din ilmi”’nden değil de, belki bir hirisiyan Tanrıbiliminden (Teoloji) söz edilebilir. Başka bir deyişle batı ortaçağında dinden bağımsız bir din bilimi ve felsefesinden söz edilmemektedir.

Milattan sonraki yüzyıllarda düşünürler (1) büyük ölçüde belirtilen titizlik içinde, teolojik sentezlerinin temeli olarak Eflatun (Platon), Plotinius, Porphyrius ve Proklus’un görüş ve yorumlarını benimsemişlerdir. Böylece, Neo – Platonizm’e dayalı (Ortaçağ Avrupası’nda)  Skolastik Teoloji külliyatı oluşmuştu. Skolastik Teoloji’ye önemli katkılarıyla tanınmış ilahiyatçı düşünürlerden biri olan Jeat Seat ERIGENA Kutsal Kitap’ın insanlar için tanrı hakkında bilgi elde etmenin başlıca kaynağı olduğunu, ancak kutsal metinlerde bildirilenleri inceleme ve sistematik bir tarzda sunma işinin, (Tanrı tarafından aydınlatılan, O’nun lütfuyla aydınlanan) akla düştüğünü savunmuştur. Bu tür düşünürlerden Anselmus (öl.1109) benzer bir yaklaşımın formüle edilmiş bir ifadesi olan “ Anlayabilmek için inanıyorum! “ ilkesiyle hareket etmiştir. Hristiyan tarihinin en büyük teoloğu olarak bilinen Aquinolu Thomas (öl.1274) ise, sadece duyumsal algı, mantık ve akılsal kurgularla bilinebilecek Tanrı ve O’nun sıfatlarını anlama çabalarını içeren görüşleri, Katolik Kilisesi’nin resmi teolojisi olarak benimsemiştir. Reform döneminde ise Martin LUTHER (öl.1546) getirdiği yenilikçi düşüncelerle Protestanlar’ın teolojik programının ana hatlarını belirlemiş oluyordu.

İslam düşüncesi tarihinde ise vahiy kaynaklı akide ile doğal aklın verilerini (yani din ile felsefeyi) uzlaştırma uğrunda ortaya konan ciddi çabaları içeren bir din felsefesi doğmuştur. İslam filozoflarının sergilediği bu başarının batıdaki benzerinin Ortaçağ Avrupası’nda Skolastik Teoloji’yi  oluşturduğunu yukarıda belirtmiştik. Benzer şekilde İslami şeriat da akli bir yoruma tabi tutularak Kur’an (Vahiy) ile felsefenin kavramlarının uzlaştırılmaya çalışılmasından Din Felsefesi doğmuştur.

Dinin vahye, felsefenin akla dayanmasından kaynaklanan sorunlar, İslam düşüncesi tarihi içinde; Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd vb. İslam filozofları tarafından sürekli olarak irdelenmiş ve din, felsefe uzlaşmasında önemli merhaleler kat etmiştir. Bu süreç içinde, dinin vahye, felsefenin akla dayanmasından kaynaklanan bir sorun olarak "Vahyin nasıl yorumlanacağı” konusu din-felsefe ilişkisinin en önemli hareket noktası olmuştur. İslam’da din-felsefe ilişkisi (arada herhangi bir vasıta bulunmaksızın) doğrudan doğruya kurulmaya çalışılmıştır. Yani İslam filozofu en azından ilke olarak dini, savunduğu felsefeyle bir özgürlük içinde anlayıp, uzaklaştırmaya gidebilmiştir. Oysa Hristiyan Skalastisizmi’nde dinsel otoriteye doğrudan doğruya hem inanç doktrinini, hem de onun felsefeyle olan ilişkisini belirler ki, bu durumda felsefe daima teolojiye bağımlı kalmak ve itaat etmek zorunda kalmıştır.

İslam felsefesinin ortaya çıkışının iki yüzü vardır. Birincisi, İslam Vahyinin (başta yunan felsefesi olmak üzere) çeşitli felsefi yorumlarla karşılaşan yüzü; ikincisi de, tarihi, kültürel ve coğrafi nedenlerle İslam akidisine temas eden yüzüdür. Dikkat edilirse; bunlardan birincisi dışarıdan gelen zorlayıcı etkiler ötekisi de İslam’ın kendi bünyesinden gelen zorlayıcı etkilerdir. İşte bu itilim ile, sonunda kelam ile yetinilmemiş, bunun yanında bir felsefi hareket de ortaya çıkmıştır. Her ne kadar kelam için “Din Felsefesi” kullanılabileceğini savunanlar olmuşsa da, kelam ile felsefe ekolü, İslam düşünce tarihinin seyri içinde giderek belirginleşmiştir.

Bu şekilde belirginleşen bu İslami Felsefe ekolü içinde (çeşitli oranlarda vahye bağlı kalınarak) Tanrı – alem, Tanrı – insan ilişkileriyle ilgili problemler başta olmak üzere; Tanrı, varlık, varoluş, Mead, Epistemolajik konular, Din, Devlet, Etik vb kavramları da batılı filozoflara da örnek oluşturacak şekilde incelenmiş, bunun da ötesinde din ve felsefe mümkün olabilecek noktalarda uzlaştırılmıştır. Söz konusu “uzlaştırma” ‘nın kaçınılmaz olduğunu savunanların başında İbn Sina, İbn Rüşd ile İhvan – ı Safa’yı sayabiliriz. (2) 

Söz konusu “din – felsefe uzlaştırması” çabası çerçevesinde en büyük sorun; dinin vahye, felsefenin akla dayanmasından kaynaklanan problemdi. İslam filozofları, mesubu oldukları dinin akla geniş yer vermesinden kaynaklanan zorunlulukla da bu sorunu yenmeye çalışmışlardır. Kur’an ve sünnete uygun bir inanç öğretisi içinde kalma idealinde olan İslam dünyasında İslam filozofları akılla ilgili konularda felsefeyi devreye sokarak Kur’an’a nüfus etme konusunda birden fazla anlayışa kavuşabilme olanağını yaratmış oluyorlardı. İslam düşünce tarihinin gelişim süreci içinde zaman, zaman felsefenin gereksizliği yönündeki görüşler ağır basmışsa da, felsefi düşünce “kelam” adı altında etkinliğini yine de sürdürmüştür.

İslami felsefe ekolü içinde, İslam Vahyinin getirdiği Allah inancı, Aristo’nun Tanrı Tasavvurunun tam tersine, insandan ve alemden bir an bile uzak bulunmayan (“Şah damarından da yakın...”), insanı kaderi ile baş başa bırakmayan ya da sevinçli anında duasına cevap veren, ona ikinci bir yaşamın kapılarını açan bir Tanrı’dır. Bu anlamda felsefe (felasife) daima akıl bakımından anlaşılabilir, aklın ve epistemoloji’nin ilkelerine şöyle ya da böyle sığabilen bir Tanrı ararken, Vahiy kaynaklı İslam, ona aradığı Tanrı’yı hazır bir biçimd, hem de tüm içeriği ve sıfatlarıyla birlikte sunmuştur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki felsefenin bir yandan inançlarına samimi bir şekilde bağlılıkları, öte yandan felsefeye olan hayranlıkları, din ile felsefeden birini reddetmeyerek, onları olası gördükleri ortak noktalarda uzlaştırıp, aralarından buldukları ilgileri bu sistem içinde ortaya koymaya yönlendirdi ki, bu entelektüel etkinlik İslam düşüncesi tarihinde “Din Felsefeleri” diyebileceğimiz önemli tartışmaların bir ifadesi olmuştur.

 

(1) İskenderiyeli Klemens (öl.215), Origenes (öl. 254), Ambrosius (öl. 397), Augustinus (öl.430), Dionysius (öl.500)

(2) İhvan – ı Safa = Basra’da kurulmuş (miladi 10.yy) gizli bir dernek. Öteki adı “Temiz Kardeşler”dir. ( Felasife = felsefe)  

Kaynak Eser : İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri
                      Doç. Dr. Necip TAYLAN

Derleyen : Selman Gerçeksever

 


Sonraki >

    Sayfa Basi
Yazıların hakları yazarlara aittir. Lütfen kendilerinden izin almadan yayınlamayınız
Ruhun özü Krizalit içinde saklı. Yıldız tozları, yeniden doğuşun işareti. Bir kelebek, reankarnasyon sancılarında ağulu yeşil çocukluk pembesi Sarı hüznü yılların düşsel uçuşlarda... Haberci Güvercin İnsan bedeninde kanatları hiiiç yok olmadan Melek şekline büründü ruh Basubadelmevt! Ruhun Yükselişi Seni Seviyorum Kelebek ömrü kadar sonsuz. Başka hayatlarda yitirip, Farklı boyutlarda bulduğumuz birileri. Ruhun Yükselişi! Seni Seviyorum