Yaşasın, bahar geldi! Çetin ve bol karlı geçen bir kışı yaşarken, bahar günlerinin gelmesi hayal gibiydi, değil mi? Ama doğa kusursuz bir işleyişte. Doğa insanoğlu gibi değildir; nerde ne yapması gerektiğini unutmaz, tembel değildir, her işi zamanında yapar, bencil değildir. Doğanın uyanışı da, uykuya dalışı da kusursuz bir işleyiş içerisinde gerçekleşir. Doğayla birlikte insanoğlu da fiziksel olarak uyanışa geçer. İçimiz kıpır kıpır olur, kanımız daha hızlı akar, cildimize bir güzellik gelir, tarif edemediğimiz, nedensiz duygu ve heyecan seline kapılırız. Tüm bunlar doğanın uyanışının bizim üzerimizdeki etkileridir. Doğanın o uyum içindeki, yüksek enerjili salınımı ister istemez bizi içine çekiverir. İsterseniz baharın gelişiyle ilgili birkaç ritüele ve inanışa göz atalım beraberce: Bunlardan en bilineni ve kabul göreni, elbette Hıdrellezdir. Hıdrellez geleneği ile ilgili olarak yaygın olan düşünce Hızır ile İlyas’ın bir araya geldiği günün anısına tören yapılmasıdır. Hıdrellez günü genellikle 6 Mayıs’ta kutlanmaktadır. Bazı yörelerde 5 Mayıs bayram günü, 6 Mayıs Hıdrellez günü olarak kabul edilmekte ve ona göre törenler düzenlenmektedir. Hıdrellez günü ( Ruz-i Hızır ) halk takviminde yazın başlangıç günü olarak kabul edilmektedir. Hızır, bazı İslam bilginlerine göre; peygamber olup, asıl adı “Elyasa”dır. Bazı bilginler ise Hz. Hızır’ın veli ya da melek olduğunu iddia etmişlerdir. Rivayete göre; Hz. Hızır ile Hz. İlyas, “ab-ı hayat”ı içmişler ve ölümsüzlüğe kavuşmuşlardır. Bu iki arkadaş ab-ı hayatı içtikten sonra; Hızır karadakilerin, İlyas ise denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ile İlyas 6 Mayıs tarihinde buluşurlarmış. Bu buluşma ile birlikte dünya da yeşilliklere ve berekete bürünürmüş. Hıdrellez günü yapılanların bazılarını ise şöyle sıralayabiliriz: Hıdrellez sabahı erken kalkmak uğurlu kabul edilir. Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak bırakılır. Kuru baklagiller bir torba içinde bahçede ağaçlara asılır. Hızır Baba’nın kamçısıyla bunlara dokunması ve bereket getirmesi dileği tutulur. Buna benzer biçimde ev, araba, çocuk, ziynet eşyası resimleri de yapılarak bahçeye muhtelif yerlere özellikle de gül dalına asılır. Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni ve kullanılmamış kilit açılır. Bir başka bahar geleneği Nevruzdur. Nevruz, toprak altındaki canlıların uykudan uyanışları, dirilişleri, kısacası canlıların bahara merhaba demelerinin günüdür. Türk söylencesine göre Nevruz, Türklerin Asena adlı dişi bir Bozkurt rehberliğinde Ergenekon’dan çıktıkları gündür. Demir ve ateşin birleştiği bu gün, Türklerce kutsal kabul edilerek bayram ilan edilmiştir. Bilinen bir başka inanış ise Hristiyanların Paskalya Bayramıdır. Paskalya bayramında yumurtalar rengarenk boyanarak süslenir. Bu, pagan geleneklerinin ve kutlamalarının şekil değiştirip, dinlere sızmasının örneklerinden biridir. Burada aslolan baharın gelişinin, doğanın canlanışının kutlanmasıdır; yaşamı, yeniden doğuşu simgelemek üzere yumurta kullanılması, üremenin sembolü olan tavşana yer verilmesi de bu yüzdendir. Yumurta doğanın en kusursuz ambalajıdır. Dünyadaki pek çok kültürde yumurta yaratılışın ana kaynağını temsil eder. Hristiyanlıktan önceki insanlar bahar festivallerinde güneşi karşılamak ve tarlaların verimi, nehirlerin, sürülerin ve sonuçta insanın ısınması ve güçlenmesi için güneşin doğuşuna yardım etmek amacıyla yumurta süslerlerdi. Eski insanlar henüz hiçbir şey yaratılmamışken sadece büyük kozmik bir yumurtanın var olduğuna inanırlardı. Bu yumurtayı pek çok verimlilik, güç ve yaşam sembolüyle süsleyerek tekrar yarattıklarında dünyanın canlı, güçlü ve iyilikle dolu olmasına yardım edeceklerini düşünürlerdi. Eski insanlar yaratılış gecesi bu yumurtanın patlayarak yaşayan her şeyin ortaya çıktığına inanırlardı. Bundan dolayı yumurta insanlığın en büyük gizeminin simgesi haline geldi. Romalılar, Galyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Persler yumurtayı evrenin sembolü olarak benimsemiştir (Kozmik Yumurta). Çok eski zamanlardan beri yumurta boyanarak elden ele geçmiş ve saygı görmüştür. Eski bir efsaneye göre; uzaklarda bir mağarada şeytanın cisimleşmiş hali olan bir canavar yaşardı. 12 ağır zincirle bir kayaya zincirliydi. Her yıl yardımcısını dünyanın her yerine gönderir ve döndüğünde ona sorular sorardı. - İnsanlar barış içinde yaşıyorlar mı? - Çocuklar büyüklerine saygı gösteriyor mu? Eğer insanlar kavga ediyor ve büyüklerine saygı göstermiyorsa; şeytan neşelenirdi, çünkü bunlar onun istediği tipte insanlardı ve - Hala Paskalya yumurtaları yapıyorlar mı? diye sorardı. Yanıt, "Evet!" ise çok öfkelenir, zincirleri daha da sıkılaşırken şeytani gücü azalırdı. İnanılır ki; insanlar barış içinde yaşayıp, büyüklerine saygı gösterip, Paskalya yumurtası yapmayı sürdürdükçe şeytan kayaya zincirli olarak kalacaktır. İnsanlar yumurta boyamayı bırakırlarsa o serbest kalacak ve dünyayı şeytanın kuralları yönetecektir. Paskalya öte yandan, Musevilerin de bayramıdır; Musevilerin Mısır köleliliğinden kaçışını simgeler ve bugün hala, bu bayramı, o kaçış sırasında ekmeği mayalamaya bile vakit bulamadıklarını hatırlatması için, mayasız ekmek yiyerek kutlarlar. Museviler hala Paskalya’da bu geleneği sürdürürler. İnsanoğlu, baharı bir uyanış, değişim ve yenilik olarak kabul ettiği için, her toplumda değişik şekillerde baharın gelişi kutlanmıştır. Ancak bahar denilince, kime sorsanız akla gelen ilk şey elbette aşktır... Aşk bence baharın en önemli ritüelidir. Hoş, aşk sadece baharın değil, tüm yaşamın ritüelidir belkide... İnsan varolduğundan beri tüm şarkılar, şiirler, edebi eserler, sanat dalları ve akımlar en çok aşktan etkilenmiştir. Aşk Adem ve Havva kadar eskidir; çünkü aşk Tanrısaldır, Tanrısal olanı simgeler. Gerçek ya da yapay olsun aşk aşktır ve halet yaşamanın en güzel yoludur. Aşıksanız, şekilden şekile, haletten halete girersiniz ve bu sayede büyüyüp, delice akan ırmaklar gibi çağlarsınız. Acı çekersiniz, mutlu olursunuz, onu düşündüğünüzde yüreğiniz delice çarpar, bakışlarınız birbirine değdiğinde kalbinizi ağzınızda hissedersiniz, içinizden uçmak gelir. Aşıksanız, sonsuz bir cesaret kaplar içinizi; kendinizde her şeyi yapabilme, her şeye karşı koyabilme gücünü bulursunuz. Aşk, ruhunuzun aşık olduğunuz kişinin ruhuna geçişidir; ruhların iç içe geçip, eğrilip, bükülmesi ve eğer şanslı iseniz, enerjilerinizin tamlaşması, birleşmesi, çift kalbin tekleşmesidir. Aşk, tekamülde esas olan birliğe götüren yollardan biridir. Bence aşk nedir biliyor musunuz? Yaradan'a karşı duyulan aşkın, bedenliye yansıtılmış şeklidir. Yaradana ulaşmaya çalışmanın bir yoludur. Bunu bilinçli olarak değil, içsel olarak yaparız. İçsel olarak bu duyguya itiliriz, çünkü aslında aradığımız Yaratıcı'dır. Yaratıcının sadece küçücük yansımaları olan, ama asla O olmayan bedenlilere O'ndan bir enerji taşıdığı için aşık oluruz. Oysa asıl aşık olduğumuz Yaratıcı'dır farkında olmadan. Bu aşk bizlerin tüm hücrelerine sinmiş, tüm hücrelerimize kodlanmış gizli bir gerçektir. Birine aşık olursunuz; bu bir süre devam eder ama yetmez size, çünkü O'nu arıyorsunuzdur farkında olmadan. Çeşit çeşit insan ve aşk denersiniz ama bir süre sonra sizi tatmin etmez hale gelir çünkü gidiş ve arayış O'nadır. Bu arayışla ve çeşitli denemelerle ömrümüz geçer; ama en gerçek aşkta bile hep bir yetersizlik, hep bir boşluk vardır içimizde, çünkü aslında O'na aşığızdır. Hani hepimizin zihninde aşık olduğu, özlediği, onun gibi bir aşk bulmak istediği biri, bir aşık modeli vardır ya işte o aşk aslında O'nadır, o aşk O'dur. Her denemede, her bulamayışta umutsuzluk ve acı çöker içimize, O'nu bulamama O'na ulaşamama korkusu kaplar tüm benliğimizi. Oysa O şah damarımızdan yakındır bize yeterki görmek, bilmek, hissetmek ve duymak isteyelim. "Peki bu kadar istememize rağmen neden O'na ulaşamıyoruz?" diye sorarsanız yanıt aslında son derece basit: Bitmek tükenmek bilmeyen isteklerimiz, hırslarımız, arzularımız, sevgisizliğimiz, hoşgörüsüzlüğümüz kısacası EGO'muz yüzünden elbette... O hep oradaydı ama biz O'na dokunamadık sadece. Sonsuz ve sınırsız aşkın yaşanacağı, bereketin, bolluğun, farkındalığın ve en önemlisi sevginin sonsuz gökyüzü gibi yaşanacağı bir bahar dilerim her birinize. |