Albümleriniz neden bu kadar uzun aralıklarla yayınlanıyor ? Ev
çalışmaları yıllar alıyor... Mükemmel sonuca ulaşmadan stüdyodan
çıkmıyorum. Stüdyo çalışmaları altı aydan kısa sürmüş hiçbir albümüm
yok. 'Sevgiliye'nin kayıt ve miksaj çalışmaları on ay sürdü. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın tamamı çaldı. 'Bezgin' öyle... 'Pencere...Köprü...Ve Ötesi...'nin tamamlanması yedi yıl sürdü. 'Koridor' sekiz yıllık bir çalışmanın ürünü. Teknik
sorunları aşmak, müzisyenlere çalacakları pasajların konsept bir
öykünün görüntüleri olduğunu anlatabilmek ve doğru sonuca ulaşmak çok
uzun zamanlar gerektiriyor. Senfonik Rock Üçleme, Türkiye'nin
müzik geleceğinde bir daha tekrarlanamayacak mükemmellikte ayrıntılarla
bezenmiş, zamanının ötesinde bir çalışma. Giderek netleşen özel hissedişler sonucunda... Her biri, sonsuz maceralarla şekillenen şarkılar, geldikleri boyutun işlenmiş nakışları olarak, tekrar sonsuza karışıyorlar. Şiirsel
ve müzikal yönlerden serpiştirilen kozmik cevherlerle, gönül gözü açık
olanların her dinleyişte yeni serüvenlere çıkabileceği, yetkinlikle
doğru orantılı, sonsuz açılımlar... Albümlerinizde,
gerçek anlamda muhteşem bir müzisyenler ordusu ile çalışıyorsunuz.
'Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem / 1.' albümünün kapağında yer
alan isimler başdöndürücü ! Böyle bir kadro ile çalışmanın avantajları
açık seçik görülüyor... Dezavantajları neler ? Bazıları
değişmez yol arkadaşlarım olan o değerli isimler, dört albümden oluşan
'Best Of' serisindeki yapıtların tamamında yer alan, müzik hayatımın
önemli bir dönemini paylaştığım müzisyenler... Gurubum 'Sevecen' in alt yapısı üzerinde, Türkiye'de kendi dalındaki pek çok virtüöz şarkılarımda yer almıştır. Müzisyenlerime özelliklerine göre bölümler verdim hep. Sözgelimi;
'Kafadan Kontak' ta, 'Kızım İçin' de, 'Hayatın Üçüncü Gözü' veya 'Don
Kişot' ta, Gür'ün (Akad) gitar soloları kainat çapındadır. Belki sazına çok daha hakim başka gitaristler çalamaz o soloları ! Ama Beco'da, (Berç Yenal / Yeremyan) kimsede olmayan sağlam ritm ve başka teknik üstünlükler vardır. Doğrusu,
inceden inceye planladığım anlatımlarımı, bu kalabalık, güzel müzik
insanlarının özümsemiş dokunuşlarıyla hayata geçirirken... 'Dezavantaj' denilebilecek, hiçbir kişisel çıkıntılı, komplekslerden örülü tuğlalarla muhatap olmadım. Herşeyi yüreğim çözüyordu. Çoktan belirlenmiş bir hedefin yarattığı, kaçınılmaz sinerji ! Bu manyetik alanın yörüngesinde, inançlı saygılardan oluşan, sonsuz bir sevgi halesi. Sonra
n'oldu ? Seksenli yıllarda, müziğinizde, hayatınızda, inanılmaz
boyutlarda radikal bir değişim yaşadınız. Seksen darbesini,
sonrasını... Çok eski bir sevecen olarak, ben bu değişimin feylesofik
açılımlarını ezberledim sanıyorum. O nedenle, müzikten devam etmek
istiyorum. Hala, her dinleyişte irkildiğim
yükseltileriyle, 'Pencere' tam da beklediğim bir albümdü İlhan
İrem'den. Hele, ardından gelenlerle, üç albümlük, sarsıcı ve
beklenmedik bir keyif yaşadık ; 'Pencere...Köprü...Ve Ötesi...' ile. 'Pencere'
ile 'Ve Ötesi' , belki de 'başlangıç' ve 'dönüş' noktası olarak, huzur
açılımlarında birbirleriyle öpüşüyorlardı, ama... 1985 Yapımı, ara albüm 'Köprü'de, doğal anlatımdan biraz uzaklaşmış, elektronik titreşimli, bambaşka bir İlhan İrem vardı. 'Köprü' çok ayrıksı ve çok özel benim için... Çünkü İlhan İrem, ilk kez açıktan kavga ediyor değerlerle... Şarkılarım, seksenli yıllardan başlayarak, daha komplike ve çalınması daha zor bir hale dönüşmeye başladı. Müzisyenler, ruhu algılamakta zorlanıyor... Düşlediğim yapılanmaları, alışılmadık ve tuhaf buluyorlardı. Bunun asıl sebebi, müzik dünyasında ters yönde esen rüzgarlardı. Arabeskleşen ortama paçalarını kaptırıp sığlaştılar ! Sakat liberal Türkiye'ye teslimiyet. 'Köprü' deki sanal görünümlü vuruşlar, tepkidir... Ve çok güzeldir, bana göre ! Bir taraftan yabancılaşıp, iç uzaylarıma dağılırken, öte yandan müzikal açılımlarımı yoğunlaştırdım. Eski aranjörlerimin, müzisyenlerimin birçoğu, farkında olmadan, tüccar terzilere, nitelikli piyasa çalgıcılarına dönüştüler. Doğal olarak, lisanımı anlamıyorlardı artık ! Seksenler kabuk değiştirme dönemimdi. Kendilerine
tek tek doğru hayatı işaret edip, uzunca bir tolerans bekleyişinden
sonra, sevgililerimi, dostlarımı, arkadaşlarımı, müzisyenlerimi, hatta
aynı karadeliklerden samanyoluna indiğimiz kardeşlerimizin hepsini bir
ıssız adaya terkedip, uçtum. Arasıra yakın uzaylarından geçiyorum... Eski zaman insanlarım bıraktığım yerlerde hala. 'Köprü' bütün albümlerim içinde, ‘Pencere’ nin paradoksal nahifliğinden (!) sonra, kurgu yönünden en kaotik olanıdır. Ve Ötesi ? Senfonik Rock Üçlemenin son albümü, 'Ve Ötesi' nde yılışık pop müzik arenasını ve teknolojik stüdyo ortamlarını zorlayarak, -‘Pencere’ gibi- tümüyle akustik olarak gerçekleştirdim kayıtlarımı. Doksanlı yıllarda, ben güzele gidişler beklerken, iyice dağıldı... Saçmasapan bir ülkeye dönüştü Türkiye. Vahim bir şekilde küme düştü ülke... Şimdilik öldüğü için aydınlıklar... Başka türden birilerine kaldı meydanlar... Öteye niyetli bilinçsiz güzelliklerle, size ermiş diğerlerinden oluşan... Ayrı uzaylardan aynı ışığı duyumsayanlar... Bazıları
da, yarattıklarınızdan öte, eski coğrafyaların, geçmiş hikayelerinde
arıyorlar, bugünlere yansıyabilecek hayat hikayenizi. Neler anlattığım... Aslında nereye ait olduğum... Bütün sokakların, şehirlerin, ülkelerin, gezegenlerin ötesindeki sınırsız yolculuğum, eserlerime yansıyor bütün renkleriyle... O adreslere ulaşabilenler, büyülü bir kainat iksirinin sarhoşluğunda gülüşüyorlar tanrıyla !.. Arz zamanlarıyla, seksenli yıllarda bir devrim yaşanmış. Birisi ışığa doğru kanatlanarak terketmiş ötekileri... Hem öylesine gitmiş ki ötelere... Aşağıya dair herşeyden arınmış. Yönsüz dileklerle savrulmuş boşluklara... Büyük patlamadan sonraki dağılış ! Hayat kıvılcımları, ölüme doğru... Burası neresi ? Sonsuz deryalarda yüzen hayatlar Yosunlar rengarenk ! İyilikler... Kötülükler... Kan sızan sualtı gömütleri. Umut aşıladığım damarlarımdan... Yeşermiş bir gelecek ! Terkedilmişlerin pekçoğu, şifre belleyip güzellemeleri... Anlayamadıkları çağrının pusulasında... Kısır açılımlar içinde ; İki tarafta da yaşayabileceklerine inandılar. Bir cephede gömerken kılcal değerleri... Öte yandan, eskiden paylaşılmış, müzeye konmuş tarihi güzellikleri bugünlerin sergilerine taşıyorlar, derin donduruculardan. Eski adresler yok ! Sanal alemlerde, ışığı ucundan tutan beyhude kıpırdanışlar... Güdük ruhların, sönmemiş, küllü hatıraları... Geç kalmış farkedişlerle, kapanık kurtuluş yollarındaki ölü hatırlayışlarla... Hiç anlaşılmamış bir yolculuğun eski virajlarındaki, sönük ışık yolcuları. Aradığımızı ve yürek izlerimizi değil... Ayak izlerimizi arayan birilerinin, terkedilmiş coğrafyalarda kilitlenmiş... Saplantılı / yeşermeyen takıntıları. Ziyaretçiler kadar uzağım, bu yolculuğun rahimlerine ve eskimiş adreslerine ! Hatırladığımız bütün zamanlardır ! Duvarların, kapıların ötesinde, kainatsal bir avarelikle güzelleşiyoruz. Keyifsizliğin çözüm kıvrımları... Hissettikçe, yanyollar kararır ! Işığa dair cevher, kör kuyularda değil. Buğusuz aynalarda... Kırıldıkça. 'Dün' hiç yok mu yani ? Buzdağı... Bütünü görüp, güzelleşenler. Sıradışı bir yolculuk... Bildik dünyaya yakası açılmadık göndermeler... Ve bilinmedik cennetleri anlatan şarkılar... Kaçışın,
huzurun, geriye, bugüne ve geleceğe dönük kavgaların salınımlarında
büyüyüp güzelleşen, gece keyiflerinden öte, gizil çağrılar... Yanlışlıklara aralanmış, yarı geçirgen, ‘sanal / ilahi’ kapıların ardındakilerle buluşmayacağız. Hissedişli insanların hayatlarına yıldız tozları... Sonra ? Kıyamet ! Yerin, göğün, zaman ve mekanın, bükülerek sevişmesi hiçlikte. Gezegenin külleri. Katastrof sonrası... Benekli kuş. İlahi yörüngesinde melek tozları... Kuğunun şarkısı... Vuslat. _____________________________________________________ Röportaj : İsmail UÇKAN / 1995 ( Yolculuğun Keyfini Çıkar ) Güncelleme / 2005 (Arşiv / İrembağı) |