Gözler, gözlerim. Sonsuz yolculuğumun giriş kapısı.
Zaman zaman derinliklerinde kaybolduğum, keşfe değer bir dağı tam
tanımladığımı zannettiğimde arkasında bir daha, bir daha dağların
oluştuğu, belki de tüm serüvende Kaf Dağına ulaşıp arkasını görebilme
umudu taşıdığım seyr-ü sefer hali. Bazen sağa sola amaçsızca
koşturduğum ya da yorulup bir sedir ağacının gölgesinde dinlendiğim,
koca kanatlı bir Anka kuşu yanılgısıyla kara bir karga kanadına tutunup
uçmaya çabaladığım ya da bir kartalın gözlerinde dorukları ve yamaçları
seyrettiğim, yüzlercesinde gözlerimde gözlerini bulmaya çabaladığım
yaşam pınarım.
Koşturup dururken berelenen ayaklarımı yok sayma yanılgısıyla baktım
dünyaya açılan o minik , simsiyah pencereden. Nice gözler gördüm
neşeli, sevecen, küskün, hüzünlü, kızgın, öfkeli, nemrut ve kaygısız,
tasasız ve korkulu. Karanlığının ışıltısında boğulduğum ya da
derinliğinde bir ışık selinde yuvarlandığım, yuvarlanıp da uzaklarda
siyahla beyazın kaynaşıp ışıldadığı, yüzer gibi yayıldığım, ha elimi
uzatsam sanki değivereceğim o meltem esintisi gibi huzurun, mutluluğun,
aşkın parladığı o mekansız, zamansız ülkenin sınırlarını zorladığım o
gözlerde ne yolculuklar yaptım ya da yaptığımı sandım. Ne zaman iblisin
esintisi sansam, beni o ülkeden geri savuranı, göz bebeklerimde iblisin
sureti, dudaklarda gülümseme, sinemdeki mücevher kutusu ha çıktı ha
çıkacak. Gözlerimde iblis ya da iblisin gözlerinde ben. Bereli
ayaklarım yok ya, bu yolculukta ne dermanım olur otlar, ne kanadım olur
kuşlar. Korunaklı bahçemde gözlerimin ardından seyrederken dünyayı,
kimi zaman gözyaşlarım suladı bu bahçeyi, kimi zaman kahkahalarım
besledi çiçekleri. Her bir çiçeğinizi gözlerimde, şarkısı
derinliklerde. Her bir yaşam kat kat, kabuk kabuk gözlerde.
Bir çıtırtıyla kayanın arkasına saklanan kertenkelenin korkusu, ekmek
kırıntısını taşımaya çalışan bir karıncanın telaşı, balı için kraliçe
arıya polen taşıyan işçi arının kanat vızıltıları, kurbağanın diline
yapışan sineğin son varolma çabaları, kelebeklerin cezbetme dansı ve
yılanın görüş sahasında heykel gibi duran farenin ölüm korkusu. Hepsi
gözlerde, gözlerimde yazılı. Şimdi ise bahçemde, gözlerimin arkasından
dünyayı seyretmek daha avantjlı. Ve bu ne büyük zaman savurganlığı...
Avuçlarımızda sandığımız yaşamın avuçlarındayken, can zamanda
hapisteyken, bu ne aymazlık bu ne korkaklık.
Bedene tutuklu gözlerim korkudan büzüşmüş gözlere değdiğinde, gözlerde
suretimi gördüğümde, susuzluktan çatlamış toprak gibi kana kana su içti
dudaklarım. Can pınarından gelen o su akarken serin serin tüm
hücrelerime, sudaki aksim çarptı kirpiklerime. Kirpiklerim birbirine
her değdiğinde, dalgalansa bile siluetim, orada, o suda... ve
gözlerimde gözlerin, can bedende hapiste, beden zamanda, zaman
bellekte...
Gözlerim mi geri dönmüştü yoksa ben mi görmüyordum önceki sahnelerde
bilmem ama, sinemdeki mücevher kutusunda bir çırpıntı, bir çırpıntı.
Kapağı ha açıldı, ha açılacak. Bereli ayaklarımda lokman hekimin
merhemleri, mısır taneleri gibi patlayan korku kabukları, her kabuğun
altındaki saf beyazlık, beyazın verdiği huzur ve yolculuk adımları. İne
çıka o sarp dağ yolları, patikalar ve önüm sıra seyirten Anka kuşu. Yol
ayrımında ne yön gösteriyor,
ne çukur olduğunda yerini. Suskunluğun büyüklüğünde, gözleri gözlerimde, koca kanatlarını açmış beni izlemekte...
Gözlerim, yaşam yolculuklarım, bu geri dönüş yollarında istasyon
duraklarım. Ve şairin dediği gibi her istasyonda yeni yüzler, yeni
sesler eski sözler / Bu şiir bitmiş bir şarkının devamını özler...
Gözler, gözlerimde gözlerin ve göğsümdeki mücevher kutusu ha açıldı, ha açılacak.