Akıllı ol!”, günlük yaşamda belki de en sık işittiğimiz ve
kullandığımız hatırlatmalardan birisidir. Akıllı olmak, elbette
ki iyidir ama ne anlamda? Kendini bilmeyen, bencil bir kimsenin akıllı
olması ile, bilge bir kişinin akıllı olması aynı mıdır? Yani bu iki tür
insanın akıllarını kullanması ve yaşamda vardıkları sonuçlar aynı
mıdır? Bir kimse düşünün ki, zekası ile gayet güzel sözcük ve mantık
oyunları ve ufak tefek yalanlarla çevresindekileri aldatabiliyor ve
kendince “aklını kullanıyor” ya da “akıllılık ediyor”… Sadece
kendisinin akıllı olduğu zannı içinde, sözüm ona çevresiyle ilişki ve
iletişimini “akıllı” bir şekilde sürdürüyor. Ama yalancının mumu ne
zamana kadar bilirsiniz; çekirge bir atlar iki atlar, ondan sonra
başına ne gelir bunu da bilirsiniz.
Nefsin
eline geçmiş böyle bir akıl ile yaşamak, yani; yalan dolan, demagoji,
mugallata ve çeneleşme üzerine kurulu bir iletişim ve etkileşim şekli
ne kadar sağlıklıdır ve “böyle aklı” olmak bireyin başına neler getirir
bilirsiniz. Daha doğrusu hepimiz bunu öğrenmişizdir yaşam kültürü
içinde sınaya yanıla, sınaya yanıla… Ya da biraz, bilge kişilere özgü
aklımız varsa, “böyle akıllı” geçinenlerin içine düştüğü komik ve
kendini bilen insana yakışmayan durumları izleye izleye.
Evet,
izlemek, yani gözlemlemek / tanık olmak ama sağlıklı bir gözlem ve
tanıklık… Bunu hem çevremizde olup bitenlere, hem de kendimize yönelik
olarak yapmak ne kadar önemlidir bilirsiniz. Sağlıklı gözlemin, içsel
gelişim açısından yararlarına bu sayfalarda zaman zaman hep değinildi.
İşte biz de bu yazımızda bu konuyu, kendimize yönelik gözlemi ve
tanıklığı biraz ağırlıklı olarak ele alacağız. Tanıklık, kendimize
yönelik ama neremize? Evet, bunu tahmin etmek zor olmasa gerek;
yukarıdan beri biraz dikkatli okumaktaysanız, söz konusu gözlemin
hedefi aklımızdır. Bu yazımızın başlığını oluşturan “Akıllı ol!”
hatırlatmasının, hatta uyarısının bilgeliğe yönelik işlevi nasıl bir
akıl ile olasıdır. Nefsin eline geçmiş bir aklın, gerçek akıllılık mı
yoksa bir tür “budalalık”(1) mı olduğunu irdelemeye çalışacağız.
Doğu Ezoterizmi’nde “budalalık”
sözcüğünde anlamını bulan bir akıl kullanma şekli tamamen kendini
bilmeyen bireye özgü bir uygulamadır. Bu uygulama niçin budalacadır?
Çünkü birey, aklının yönetimini nefsinin (ve sahte benliklerinin) eline
kaptırmakla kalmamış, aynı zamanda o aklı ve düşünceleriyle
özdeşleşmiştir. Aklını ve düşüncelerini kendisi sanmanın illüzyonu
içinde, çevreyle sağlıksız, (doğal olarak, içsel gelişim açısından da)
yararsız ilişkilerini sürdürmeye çalışır. Buna “illüzyonel ve kendinden
bi-haber(habersiz) yaşam denmiştir. Çünkü bizler ne akılız ne de
düşünce. Bunlar özdeşleşilecek şeyler değildir. Bunların hiç biri biz
değiliz; ne akıl, ne düşünce, ne de beden…
Öyleyse
bunlar niçin vardır? Sadece tanık olmak, onları gözlemlemek ve onları
(ve asıl kendimizden başka her şeyi) araç olarak kullanmak ve
idraklenerek şuurlanmak için vardır. Belki, “Bunun böyle olduğu nereden
malum?” diyebilirsiniz, haklı olarak. Biz de yanıt olarak deriz ki,
“İçinize dönün ve görün.” Evet, bunu kendi kendinize gözlemleyin. “Düşünceler süreci”nden
(2) başka bir şey olmayan aklınıza tanık olun, kendinizi ondan ayrı
tutmaya çalışarak, herhangi bir şeyi izleyen tarafsız bir gözlemci
gibi. Bunu, kendi kendimizi aldatmadan (daha doğrusu aklımızın iğvasına
kapılmadan) yapabilmek için aklımızla ve düşüncelerimizle özdeşleşmiş
olup olmadığımıza karar vermeli ve her ne ise gerçeği kabul etmeliyiz.
Onlarla özdeşleşmişsek; önce bunu fark etmeli, kabullenmeli ve önce bu
özdeşleşmeden yakamızı kurtarmalıyız. Aksi halde böyle bir özdeşleşme
içinde yapılan tanıklık ve gözlem sağlıklı olmaktan çok uzaktır.
Evet,
denemiş olanlar bilir; bu kolay değildir ve buna engel yine aklımızdır.
Çünkü o gözlenmekten, birinin tanıklığı altında olmaktan hiç hoşlanmaz;
ister ki hem tamamen başı boş olarak, hem de alabildiğine özgür olarak
koştursun dursun. Ama bu özgürlük ehlileştirilmemiş vahşi hayvan
özgürlüğüdür, erdemli insanlara özgü ruhsal özgürlük değil. İşte
yapılacak iş, bu vahşi aracımızı ehlileştirmek, onu kaba nefsaniyetin
elinden kurtarmak için de; önceleri tamamen tarafsız kalmaya çalışarak
onu izlemek. Ondan ayrı (evet, gerçek anlamda ayrı) olduğumuzu bilerek
izlemek, tanık olmak. Akıl olmadığımızı hep hatırda tutarak izlemek ve
ona sadece tanık olmak, başka hiçbir şey değil. Bırakın, akıl her ne
ise o olsun. Ama biz akıl değiliz; akıl olmadığımız gibi, düşünce ve
beden de değiliz.
Böyle
bir niyet ve uygulama içinde akla yöneldiğinizde, onunla daha az
özdeşleştiğinizi kanıtlamış olacaksınız ve hemen göreceksiniz ki; akıl,
gücünü yitiremeye başlayacaktır. Çünkü akıl, gücünü; bizim onunla
özdeşleşmemizden alır. Onun gücü, siz onunla özdeşleşmiş olduğunuzdan
dolayı vardır. Bu şekilde kanınızı emer durur; bencilce ve (Budizm’deki
ifadesiyle) “budalaca” uygulamalar içinde içsel gelişiminizi
yavaşlatır ve zorlaştırır. Ama açıktan ve uzaktan sadece bir gözlemci
olarak ona bakmaya başladığınız zaman, akıl eksilmeye ve gücünü
yitirmeye, daha doğrusu nefsani kabalığını yitirmeye başlar. Aklın gücü
nefsani kabalıktır. Aklın bu şekilde güçsüzleşmesi sahte benlikleri de
zayıflatır. Bu durum; başka türlü ifadesiyle, nefsani aklın ve sahte
benliklerin kontrolünün yavaş yavaş bizim kendi elimize geçmesidir. Ama
genellikle durum böyle değil; tanımakta ve eğitmekte çok zorlandığımız
nefsimiz aklımızı, aklımız da bizi ele geçirmiş durumda… Yani
arabacının kontrolundan çıkmış atlar almış başını gidiyor; beden
arabasını da arkalarından sürüklüyor ve arabacı bir türlü olaya el
koyamıyor, çünkü arabacı(bedensel eben) uykuda…
O
halde ne yapmak gerek? Yukarı da da değinip geçtiğimiz gibi, önce
gerçeğin (acı da olsa) bu olduğunu kabullenmek ve duruma şimdilik tanık
olmaya çalışmak. Zaten akla karşı herhangi bir eylemde bulunmaya gerek
yok. Neden gerek yok, çünkü, her şeyden önce bunu kim yapacak? Yine
akıl değil mi, aklın kendisiyle mücadelesi olurdu bu. Aklınızı ikiye
böleceksiniz; biri, kendinin öteki parçasını öldürmeye çalışarak
ötekine egemen olmayı, ötekinin üstüne çıkmayı deneyecek ki, olacak şey
değildir bu, saçmalıktır. Bunu önermiyoruz. Akıl ya da düşünceyi
durdurmaya çalışmayın, onları gözleyin. Hatta aklı tümüyle özgür
bırakın; istediği kadar, istediği hızda koşsun, denetlemeye çalışmayın
ama sadece sabırlı ve ön yargısız bir tanık olun.
Akıl
durursa, günün birinde kendi kendine durur, ama hiç kimse onu
durduramaz. Onu sadece gözlemleyebiliriz ve onun ne olduğunu, neden
sürekli koştuğunu anlamaya çalışırsınız: Örneğin, eğer akıl para
konusunda düşünüyorsa, anlamaya çalışın onu. Para konusuna hayal
kurmaya, piyangodan ikramiye kazandığınızı ya da şunu bunu düşünmeye
başlar. Hatta, sonra o, parayı nasıl harcamalı diye düşünmeye bile
başlar. Bu da yetmez; akıl, bir cumhurbaşkanı, bir başbakan olduğunu
bile düşünür… Aklı gözleyin yalnızca; akıl neye doğru gidiyor
diye gözleyin onu. Aklın nerelerde at koşturduğuna tanık olun.
Akla
düşman gözüyle de bakmayın, onu gözleyen bir dost olun; çünkü akla
düşmanınızmış gibi, ya da siz onun düşmanıymışsınız gibi bakarsanız,
gözlemleyemezsiniz onu. Birine düşman gibi bakarsanız, ona hiçbir zaman
derinliğine bakamazsınız. O kimsenin gözlerinin içine asla
bakamazsınız, gözlerinizi kaçırırsınız. “Aklı gözlemleyelim” derken,
şunu kastediyoruz: Ona derin sevgiyle, hoşgörüyle ve hatta saygıyla
bakalım. Çünkü her şey gibi, akıl da bize Tanrı tarafından
verilmiş bir tekamül aracıdır, Kur’an’ca ifadesiyle “nimet” tir. İçsel
gelişim araçları olan nimetler bizlere kullanılsın, yararlanılsın diye
verilmiştir; özdeşleşilsin, putlaştırılsın diye değil. Akıl da bir araç
olmalıdır, efendi değil. Ama ne yazık ki, beşeri koşullandırılmalar ve
maddesel bağımlılıkla akıl, efendi haline gelmiştir. Gözetimden çıkmış
nefsani akıl efendi olduğu zaman, bireyden bilgelik beklenemez. Bu
nedenle doğru dürüst meditasyon bile yapamıyoruz. Çünkü akıl
efendi olduğu zaman, meditasyon dışı bir durum vardır. Ama siz
(bilinciniz) efendi olduğu zaman, bir meditasyon durumu var olabilir.
Aslında
aklın kendisinde yanlış bir şey yoktur. Düşünmenin de kendisinde yanlış
bir şey yoktur. Aklımızdan geçen düşünceleri gökyüzündeki bulutlara
benzetelim: Gökyüzünde hareket eden güzel bulutlar gibi, içsel
gökyüzümüzde de düşünceler sürekli olarak hareket halindedir ve bu
durum güzeldir de… “Ağaçlarda açan çiçekler gibi, bedensel benimizde
beliren düşünceler de neden güzel olmasın?”(2)
Aklın
ince nüanslarını, ani dönüşlerini, ani atlayışlarını ve hatta
sıçrayışlarını, akılın oyunlarını, onun ördüğü rüyaları, hayal gücünü
ve belleği hep gözleyin. Gözleyin, tanık olun ama hep mesafeli, uzak ve
karışmadan bunu yaparsanız, gitgide duyumsamaya başlayacaksınız onu. Bu
tanıklıkta, dikkatiniz ve farkındalığınız geliştikçe / derinleştikçe; “geçitler” ve “aralıklar”
ortaya çıkmaya başlar. Bakarsınız, bir düşünce gider, bir başkası
gelmiştir ama arada bir boşluğun yer aldığını fark etmişsinizdir. Aynen
bulutlar gibi; biri gidince bir sonraki geliyor ama arada bir “boşluk” var.
Bu şekilde ve işte bu aralarda “akıl yokluğunun anlık görüntüleri” ne
tanık olursunuz ve “akıl yokluğu”nun
tadı işte buralarda çıkarılır. Bu küçük aralıklarda, birdenbire içsel
gökyüzünüz de açılır ve sanki bir güneş parlar. Burada “akıl yokluğu”
mecazi bir ifadedir. Akıl yine oradadır ama onu kullanabilir ya da
kullanmayabilirsiniz, kendi başına buyruk değildir. “Aklın yokluğu”
akla karşı değildir; “akıl yokluğu” aklın ötesindedir. “Akıl yokluğu”,
aklı öldürmek ya da onu yok ederek gelmez; “akıl yokluğu”; aklı,
düşünceye artık gerek kalmayacak biçimde toptan kavradığımız zaman
gelir. Bu durumda kavrayışımız onun yerini almıştır.
“Gözlerinizdeki perde artık orada değildir. Açık seçik görürsünüz,
derinliğine görürsünüz, tüm var oluş saydam hale gelir.”(2)
Başlangıçta; kısa, az ve uzak aralıklarla olur bu: Küçük “sessizlik
havuzları”,
bunlar gelecek ve gidecekler. Ama artık doğru yolda olduğunuzu
bilirsiniz ve yeniden gözlemeye başlarsınız. Bir düşünce geçtiğinde,
onu gözlersiniz. Bir “ara” geçtiğinde onu da gözlersiniz,
tarafsız ve sakin bir gözlemci olarak. Bulutlar / düşünceler güzeldir,
ama aralardaki güneşin pırıltısı daha güzeldir. Bir “seçici” değilsiniz
şimdi. Sabit bir akla sahip değilsiniz şimdi. “Bulutları / düşünceleri”
değil, sadece aralıkları istiyorum.”
demezsiniz. Aptalcadır bu, çünkü; bir kez sadece aralıkları istemeyi
tutku haline getirir, aralara bağımlı olursanız, tekrar düşünme moduna
girmiş olursunuz. “Bağlılık içermeyen tanıklık” önemlidir. Bağlılık,
aklın devam etmesi için besindir. “Bağlılık içermeyen tanıklık” ise,
onu durdurmaya çaba göstermeksizin durdurmanın yoludur. Bağlılık
oluşmaya başladığı zaman, bu “aralar” kaybolacaktır. Bu “aralar”
çıkarsa, kendiliğinden meydana çıkar, onları meydana çıkarmaya
zorlayamazsınız. Bu “aralar” la gelen mutluluk dolu anlardan, keyif
almaya başladığınız zaman, onları daha uzun aralıklarla elde tutma
yeteneğiniz artar.
Bu
şekilde günün birinde usta haline gelirsiniz. O zaman düşünmek
istediğinizde, düşünürsünüz; düşünceye gerek olursa, onu kullanırsınız.
Düşünceye gerek yoksa, onun dinlenmesine izin verirsiniz. Bu, içten
dışa doğru olmak üzere; akıldan değil, kalpten bakmaktır. Bu şekilde
kalpten bakışla, tüm evren bir birlik gibi görünür. Birlik, sadece kalp
ile yakalanır, akıl ile değil. Akıl bir bölücüdür; kalp ise sentez
üretir. Akıl ile yaklaştığınız zaman, tüm dünya atomsal hale gelir, yer
küre atom atom bölünmüştür. Akıl çözücü ve bölücüdür, kalp ise birleyici, bütünleyici.
Kalp birleştirici bir deneyim sağlar. Çokluktaki birliğe; akılla değil,
kalp ile gidilir. Kalpten bakabilirseniz, tüm evren tek gibi görünür.
Bir ve Tek Olan Bütünsel’ i o zaman daha derinlemesine sezinlersiniz.
İşte
asıl deneyim, yaşanacak deneyim budur: Çokluktaki birliği, görünenin
ardındaki görünmeyeni, görüneni de yönetenin görünmeyen olduğunu
derinden hissetmek ve her şeyin aslında bir ve tek olan bir şey
olduğunun kendimizin de O’ndan olduğunu anlamak. Bu akıl ile kavranacak
bir şey değildir. Beşeri düzeydeki tüm deneyimler ise aklın
aldatmacalarıdır (iğvasıdır) sadece. Özellikle nefsani deneyimlerin
hemen hemen tümü zorluklardan kaçıştır. Nefsani kişi bedensel ve
zihinsel konforunun bozulmasını istemez.
Bu
nedenle aklımıza karşı, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız anlamda
bir tavırlanma içinde değilsek ve bu akla çok güveniyor ve her şeyi
onunla halletmeye çalışıyorsak, hedefe vardığımıza dair aldatıcı bir
duyguda kaybolma olasılığımız çoktur. Çünkü akıl, “Gidilecek yer
kalmadı, vardın artık…” yanılsamasını oluşturabilir. Eğitilmemiş,
kontrol altına alınmamış akıl aldatıcıdır; hiç kimse tarafından değil,
kendi aklınız tarafından aldatılırsınız. İçsel gelişim yolunda, birey
kendi kendisine engeldir; bu engel de onun kendi nefsi, nefsani aklı ve
sahte benlikleridir.
Bunlar
aslında aklın ve egonun kendine özgü nitelikleridir. Onlar oluşum
olarak (bedenlenmeden dolayı) böyledir: Ego ve akıl sonuçlara şiddetli
bir istek duyar; bu nedenle hep sonuca / sonuçlara yönelir. Nefsani ya
da “egosal akıl” hiçbir zaman eylemin kendisiyle ilgilenmez, sadece en
kısa yoldan ve zahmetsiz olarak sonuca ilgi duyar. Öğrenim görmüş kişi
(yani, yaşam kültüründe “akıllı” kabul edilen kişi) kurnaz
olabilir ama bilge olamaz, yalnızca akıllı olur. Hatta aklını nefsinin
eline iyice kaptırmış ve biraz da zeki ise o kadar kurnaz olur ki,
hiçbir şey yapmadan her şeye sahip olmak ister ve onun için maddesel
birikim(3) en büyük güç ve güvencedir.
Bu
nedenle, meditasyon yapmak da egosal aklı rahatsız eder. Egosal
akılları baskın olanlar meditasyondan sıkılır, kolay kolay yapamazlar.
Çünkü, sonuçlara şiddetli bir istek ve merak duyarlar. Oysaki
meditasyon, herhangi bir sonuca yönelmeyen bir durumdur. Yalnızca,
sonuca yönelmeyenler rahat ve gerçek meditasyon yapabilirler. Ayrıca,
meditasyona engel, elbetteki egosal aklın bitmek tükenmek bilmeyen
gevezeliğidir. Bir dakika bile oturamazsınız. Akıl gevezelik etmeyi
sürdürür hep, durmaz onun çenesi; sizin meditasyon ya da bir ibadette
oluşunuz hiç önemli değil, hatta çok sıkıcı ve anlamsızdır. Sizin
içinde bulunduğunuz ya da bulunmaya niyetlendiğiniz durumla ilgili /
ilgisiz, anlamlı / anlamsız düşünceler sürer gider. Sürekli bir düşünce
trafiğidir, sürekli ve uğultulu… Bu nedenle, egosal nitelikli bir akla
sahipseniz, kolay kolay meditasyon ya da ibadet yapamazsınız: Aklınız,
bu basit yöntemlerin hiçbir yararı olmayacağını fısıldayacaktır
kulağınıza; “Onlar basittir, hiçbir şeyi başaramazlar. Tanrısal
varoluşa ulaşmak için böyle basit yöntemler nasıl kullanılabilir, nasıl
herhangi bir yardımda bulunabilirler…” diye. Egonuz onların hiçbir
yararı olmayacağını söyleyecektir. Şimdi gelin de, “Yarabbi, beni bu akıl derdinden kurtar!” diye dua eden Sufiye hak vermeyin…
Tüm
bunlardan dolayı, beşeri akla karşı dikkatli, hele egosal akla karşı
daha da dikkatli olmakta çok yarar var. Değerli yazar ve konuşmacı
Osho, daha da ileri giderek(2), “Aklın sağlayacağı yanıtlardan /
çözümlerden hiç birine inanmayın!”
diyor. Akıl, ona sorduğunuz her şeye yanıt üretmeye çalışır; onun için
yanıtlanmayacak bir şey yoktur. Çünkü akıl, en doğru da dahil, her şeyi
bilebileceği zannına sahiptir. Çünkü egosal aklın bir özelliği de
“enaniyet”(4) sahibi olmasıdır. Akıl size yanıtlar sağlayacaktır; ama,
onu şaşırtmak ve pes ettirmek istiyorsanız, sormayı sürdürün ve hiçbir
yanıtı kabul etmeyin, çünkü beşeri akıl (hele egosal beşeri akıl)
tarafından verilen / verilecek olan tüm yanıtlar en azından eksiktir.
Akıl mantıksaldır, lineerdir, o bir çizgide hareket eder. Güvenmeyin
ona. Sormayı sürdürün; hiçbir yanıtın verilmeyeceği bir an gelecektir.
İşte o zaman gerçek yanıtın daha yakınındasınız. Akıldan hiçbir yanıt
gelmediği zaman, asıl yanıtın daha yakınındasınız. Sorular, düşünülerek
sorulur ama asıl yanıtlar düşüncesizliktedir. Çünkü yanıtın gelmediği
anda akıl sessizleşir, ya da o anda akıldan uzaklaştınız demektir…Bu,
“aklın yokluğu” dur ve daha önceki paragraflarda bunun (mecaz anlamda
“akılsızlık”ın) ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmıştık.
Akıl,
yukarıdaki şekilde (ya da her hangi bir şekilde) sessizleştirildikten
sonra, sadece onu değil, kendinizi de daha yakından inceleyebilirsiniz.
Bu durum, bireyin; kendisini bedenden / kimlikten kurtarmasıdır.
Osho’nun deyimiyle “aklın içsel mağarası” dır bu.
Bir
kez kendinizi bedenden / kimlikten kurtardınız mı, hareket etmekte
özgürsünüz. Şimdi aklınızın içine doğru hareket edebilirsiniz,
derinlemesine aşağıya. Aklın içsel mağarasıdır bu, Aklın bu mağarasına
girerseniz, aynı zamanda akıldan da ayrılırsınız. İşte o zaman, aklın
da bakabileceğiniz bir nesne olduğunu göreceksiniz. Bu akla giriş, “içsel varlığınızı ayrıntılarıyla görme”
diye de ifade edilmiştir. Aslında beden ve aklın ikisinin de bu anlamda
içine girmeli. İşte bu, gerçek anlamda (daha önceki paragraflarda
anlatmaya çalıştığımız) “tanıklık” tır. Esasen bizler, ruh
varlıkları olarak, beden ve akıl da dahil, her şeye tanıklık eder
durumdayız. Çünkü biz, ne bedeniz ne de akıl. Bu yüzden, beden ile ne
yapıldıysa, akla ulaşır ve akıl ile ne yapıldıysa da bedene ulaşır.
Biz, ruhsal ve bedensel bir varlıkız, yani her ikisi birdeniz.
Öneminden
dolayı, aklı gözlemeyi ve onun tarafsız bir tanığı olma konusunu, tüm
bu açıklamalardan sonra, bir kez daha ele almanın yararlı olacağına
inanıyoruz: Akıl hedef alınarak yapılacak bir tanıklığın, aklın
kontrolü açısından ne kadar önemli olduğu herhalde anlaşılmıştır.
Kendini tanımaya yönelik böyle bir eylem akla yönelik çok önemli bir
harekattır. Çünkü akıl, sizin bir tanık haline gelmenizden çok korkar.
Bir tanık haline gelme aklın ölümüdür. Oysaki akıl eylemcidir, hep bir
şeyler yapmak ister; tanıklık ise hiçbir şey yapmama durumudur. Aklın,
bir tanığı haline gelirseniz, bu onun için; bir daha ona gereksinim
duyulmayacağı anlamına gelen korkunç bir durumdur ve sizin üzerinizdeki
egemenliğinin sona ermesidir. Çünkü onunla özdeşleşmeden vazgeçmiş ve
onu gözler hale gelmişsiniz. Ama korksa da korkmasa da, bunu yapmak
zorundasınız, onun hegemonyasından kurtulmak ve kendiniz olmak için.
Akla tanık olduğunuz zaman, o ortalardan kaybolmak zorundadır; en
azından eskisi gibi at koşturamaz ortalarda, başı boş değildir, artık
bir gözleyeni vardır.
Akıl,
derin uykuda olduğunuz sürece var olabilir sadece. Çünkü akıl, bir rüya
görme halidir. Rüyalar ise uykuda var olabilir yalnızca. Ama bir tanık
haline gelirseniz, uykuda olmazsınız, uyanıksınızdır. Hatta bunu iyi
bir şekilde yaparsanız, farkındalık halini yakalarsınız. Bu şuur
halinin yoğunluğu ve ışığı altında akıl ölür. İşte bundan dolayı akıl,
kendisine yönelik tanıklığı, gözlemi sevmez ve bundan hep korkar.
Korktuğunun başına gelmemesi için, size bir çok sorun yaratır ve sizi
şöyle ikna ile ona tanıklıktan vazgeçirmeye çalışacaktır kurnazca: “Güvenlik,
selamet benimle birlikte. Benimle, iyi korunan bir sığınak altında
aşıyorsun. Benimle beraber becerikli ve etkilisin. Beni terk ettiğin
anda, tüm bilgini bırakmak zorundasın ve sadece güvenliğini değil,
güvencelerini de terk etmeye mecbur kalacaksın.”
İşte
böyle, değerli okurlar; akla dikkat edelim, bizi kandırmasın. Çünkü o,
kurnazlığı marifet sayar, kendini bir şey sanır ve kendini kusursuz
zanneder. Aklımızla ve onun ürünü olan düşüncelerle özdeşleşmeyelim;
çünkü biz ne akılız ne de düşünce ama hepsinin gözlemcisi ve
yöneticisiyiz aslında(5). O halde, enkarne varlıklar olarak (bedensel
ben olarak) aslımıza, asıl kendimize uygun bir şekilde, hatta tam onun
muradı yönünde (yaşam planımız doğrultusunda yaşayalım. Kurtuluş
bundadır…
Derleyen: Selman Gerçeksever
………………………
(1) “Budalalık”,
kendini bilmeyen kişilere özgü uygulamaları betimlemede (özellikle doğu
mistisizminde) yaygın olarak ve rahatlıkla kullanılan bir sözcüktür.
(2) Osho, MEDİTASYON, Omega Yayınları
(3) *“Ululuk, ne şal iledir, ne de mal ile; fakat kemal iledir.”- Esad M.Paşa (Tasavvuf Terimleri Sözlüğü)
*
“Kendinizi tanımıyorsunuz. Varlığınızın tümüne yabancı durumdasınız.
Her şeyi madde ile ölçüyorsunuz. Yaşayan, hisseden ve ‘benim’ diyen
varlığınızı bile madde hüviyetiyle damgalıyorsunuz.”-Kemal Yolcusu
(4) “Bilgi aracılığıyla ego oluşturmak” anlamına da gelen “enaniyet”;
nefsaniyetten kaynaklanan kendini beğenmişlik, bilgiçlik duygusu ve
ayrıcalık zannıdır.
(5) “Akıl, can ile idrak sahibi olmuş ve canlanmıştır. Ruh nasıl olur da aklın tasarrufuna girer.” –Mevlana Celaleddin
|