Teknoloji çağında yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki elektronik dünyasında bir yenilik olmasın. Eskiden sadece hayal olan bilgisayar artık yediden yetmişe her birimizin evinin baş köşesinde yerini aldı ve elimiz ayağımız oldu. Öyle ki, bu durum bazen bilgisayara obsede olmaya kadar götürebiliyor insanı.
Bilgisayarın yararları ve kolaylıkları saymakla bitmez. Ancak öte yandan bilgisayar başında geçirilen saatler; dolayısıyla da, insanlardan bir uzaklaşma söz konusu. Kimsenin bilgisayar başında canı sıkılmıyor, hatta zamanın nasıl geçtiğini bile anlamıyoruz. Çünkü internet denen, insanın aklının sınırlarını zorlayan bilgi okyanusunda herkes, kendi ihtiyacına göre bir şeyler bulabiliyor. İsteyen araştırma yapıyor, dileyen arkadaş buluyor ya da oyun oynuyor.
İşte bu yazımızın konusu bir oyun. Uzun zaman oynadığım, oyundaki karakterleri dünya denen illüzyon ortamındaki bizlere benzettiğim ve her ne zaman oynamaya başlasam başından kalkamadığım bir oyun bu. Bilgisayar kullanıcıları bu oyunu mutlaka bilirler, eski bir oyundur fakat sürekli yeni sürümleri çıkar. Oyunun adı “SİMS” yani insan simülasyonu. Aynı bizler gibi... Bu yazıma bu oyunu konu alma nedenimi yazının ilerleyen kısımlarında anlayacaksınız çünkü onun içinde bizlerden çok şey bulacaksınız....
Oyuna başlarken, öncelikle bir aile yaratıyorsunuz. Bu ailenin kaç kişiden oluşacağına, ailedeki kişilerin cinsiyetlerine, hangi karakterde olacaklarına ve de ailenin çocuğu olup olmayacağına siz karar veriyorsunuz. Aileyi yarattıktan sonra, bir toprak parçası satın alarak oyunu başlatıyorsunuz. Aldığınız toprak parçasına dilediğiniz şekilde bir ev inşa ediyorsunuz ve evin içine ailenin ihtiyaçlarını karşılayacak eşyalar satın alıyorsunuz. Kuşkusuz, tüm bunları yaparken elinizdeki sınırlı parayı da çok iyi kullanmanız gerekiyor.
Aileyi yarattık, ev de inşa edildi, gelelim oyuna: İşte bundan sonrası bize yani dünya beşerinin yaşamına, tepkilerine çok benziyor... Ben bu oyunu oynarken, oyunu oynayan kişiyi hami varlıklara, oyundaki aileleri de dünya beşerine benzettim. Çünkü oyun başladığı andan itibaren tüm komutları oyunu oynayan kişi veriyor, yönlendirmeleri o yapıyor tıpkı hami varlıklar gibi... Biliyoruz ki, hamilerimiz yaşamımız boyunca bizlerin tekamülüne katkıda bulunmak için önümüze olay organize edip koyar ve uygulama yapmamızı sağlamaya çalışırlar. Oyunu oynarken hami varlıkların işinin ne kadar zor olduğunu, ve bu işin ne büyük sabır gerektirdiğini anlıyorsunuz...
Ailenin evi tamamlanınca oyun başlıyor ve aile bireyleri önce inşa ettiğiniz evi gezmeye başlıyorlar. Kesinlikle beşer gibi davranıyorlar, duyguları ve duygusallıkları var... Örneğin aldığınız herhangi bir eşyayı beğenmeyip size isyan edebiliyorlar... Aynı dünya beşeri gibi değil mi? Gözümüz bir türlü doymak bilmez...
Aile bireyleri evi gezmeyi bitirdiğinde, her birine kişilik özelliklerine göre bir eş bulmanız gerekiyor. Aksi takdirde mutsuz olup, depresyona giriyor, sonrasında da ölüyorlar... Tüm bu anlattıklarımı onların gereksinimlerine göre komut vererek siz yaptırıyorsunuz ve çoğunlukla yarattığınız insan size karşı çıkıyor ve yapmanızı istediğiniz şeyi yani, aslında onun hayrına olan şeyi yapmıyor. Ne kadar bize benziyorlar değil mi?
Eş seçimi işi de bitince sıra geliyor onlara iş bulmaya. Çünkü para kazanıp geçinmek zorundalar ve sürekli eşyalarını yenilemek, değiştirmek isteğindeler; hep daha fazlası, hep daha fazlası... Bu istek de size tanıdık gelmiyor mu?
Oyun içinde sizin komutunuz olmadan bazı şeyleri otomatik yapan insanlar var. Örneğin her sabah günlük gazeteyi bırakan gazeteci, iki günde bir gelip posta kutusuna ödenmesi gereken faturaları bırakan postacı gibi... Yarattığınız insanlar işlerini gazeteden ya da internet üzerinden buluyorlar tabii bilgisayar alacak kadar paraları varsa... Karınları açsa, banyo yapmamışlarsa, eğlence limitleri sınırın altındaysa ya da eşleriyle araları bozuksa iş bul komutunuza depresyondayım diyerek karşı çıkabiliyorlar... Ne dersiniz, bu hal de hiç yabancı değil, değil mi?
İşe gitmenin yanı sıra, oyunun kuralı olarak; edebiyat, mekanik, sanat, etkili konuşma, zihinsel gelişim için satranç ve vücut gelişimi konularında da eğitim almaları gerekiyor. Bu eğitimleri, yine sizin komutunuzla kitap okuyarak, satranç oynayarak, resim yaparak, piyano çalarak, ayna karşısında konuşma pratikleri yaparak ve barfiks çalışarak ediniyorlar. Sürekli aç, yorgun, uykusuz ve keyifsiz oldukları için tüm bunları yaptırmanız o kadar zorlaşıyor ki... Siz onların gelişimi için çabalarken, onlar ellerinin tersiyle itip karşı çıkıyorlar. Başta da söylemiştim, hamilerimizin işi gerçekten zor...
Örneğin; yemek yapabilmeleri için, önce yemek konusunda kitap okuyup bunun eğitimini almaları gerekiyor. Aksi takdirde yemek yapmaya kalktıklarında yangın çıkarabiliyorlar. Aynı bizler gibi, hata yapıyorlar ve hatalarının sonucunu bazen yaşamlarını yitirerek (örneğin yangın çıktığında) ödüyorlar.
Bu oyunun ilginç bir yanı da, zamanın çok hızlı akıyor olması... Yapmaları gereken yığınla şey varken, zaman su gibi akıp geçiyor ve bir türlü hiçbir şeye yetişemiyorlar. Tüm bunları yaparken, bir yandan da çocuk sahibi olmak istiyorlar ve siz yani oyunu oynayan eğer aile hazır değilse, çocuk sahibi olmalarına izin vermiyorsunuz. Tabii aile buna da tepki gösteriyor. Demiştim ya, her şeye tepkililer aynı bizler gibi...
Her şeye isyan ediyorlar. Onlara, istemedikleri hiçbir şeyi yaptıramıyorsunuz. Bir inat bir inat... Güç sizin elinizde olmasına rağmen tüm varlıklarıyla karşı çıkıp, yapmak istemediklerini yapmıyorlar. Benciller, rahatlarını bozacak her şeye karşı çıkıyorlar ve en önemlisi onları yaratana kulak asmıyorlar, aynı bizler gibi değil mi?!
Beşer varlığı dünya yaşamında kafasının dikine gitmeye bayılır. Bunu hepimiz zaman zaman az ya da çok yaparız ve bunu maalesef özgürlük zannettiğimiz zamanlar bile olur. Oysa ki gerçek özgürlük inatlaşmak, benim dediğim olur demek değil, yaratılış amacına uygun insanlar gibi yaşamaktır. Olabildiğince saflaşmak, benliklerini kontrol altına alıp; serbest şuurla yaşamak, olayların dilini anlayabilmek ve hamilerimizin sesini duyabilmektir.
Evet, insan özgürdür ama Evrensel Yasalar çerçevesinde... Son günlerde sık sık duyduğum ve maalesef bilgi eksikliğinden ya da egonun iyice kabarmasından kaynaklanan bir söylev var “Ben Tanrıyım”... Tanrı’nın suretinden yaratılmakla Tanrı olmak aynı şey demek değildir!.. Suret sadece aslının bir kopyasıdır, bunu unutmamak gerekir.
Bizleri yöneten, görüp gözeten ama bir o kadar da serbet irademiz ve vicdanımızla baş başa bırakan bir İlahi Otorite söz konusu. Bunu kimse inkar edemez. Geldiğimiz realite ve nokta ne olursa olsun, galiba biraz haddimizi bilmek gerekiyor. Tevazu bir erdemdir ve gelişmişlik düzeyi yükselen varlık tevazu sahibi varlıktır. Çünkü bağlı şuurla yani benliklerinin güdümünde yaşayan egoist bir varlıktan tevazu bekleyemezsiniz...
İşte bir oyunun ben de yarattığı izlenimler bunlardı. Oyundaki figüranlar gibi otomatik ve bencilce yaşadığımız takdirde egomuzun oyuncağı olur ve dejenerasyona yem olup, öyle yaşar gideriz. Yaşam içinde gözlenecek ve ders çıkarılacak o kadar çok şey var ki... Bu bir oyun da olabilir, bir film de, edebi bir eser de yeter ki bakmasını ve görmesini bilelim. Görmesini bilen gözler, evrenin ve yaratılışın tüm gizemini gören gözlerdir...