Işığa sırt çevirdiğimizde, önümüze gölgemiz düşer. Işıktan uzaklaştıkça büyüyen bir gölge.
Işık var
Biz varız
Bir de kocaman gölge.
Işığa yüz döndürdüğümüzde, gölge ardımızda kalır. O yine vardır, lakin önümüzde değildir artık.
Işık var,
Biz varız,
Bir de gölge.
Ama, değil önümüzde.
Işık, mum ışığı ise, dibi hariç etrafının bir kısmını
aydınlatır. Eğer kapalı bir yerde ise, ve de rüzgar yok ise. Ötelere
gidildikçe karanlık hakim olur, aydınlıklar azalırken. Mum ışığında
gölgeler kocaman kocaman olur.
Işık, elektrik ışığı ise, o da gücü oranında belli yüzölçümlerini
aydınlatır. Genelde kapalı alanlarda kullanılmakta ise de, giderek açık
alanlarda da kullanımı artmaktadır günümüzde.
Elektrik ışığında gölgeler, ışık kaynağının gücü ve ışık kaynağına olan
mesafe oranıyla, büyür veya küçülür. Ama mum ışığındaki gölgeler gibi
kocaman değildir artık.
Güneş ışığı vardır bir de. Üzerinde yaşadığımız mavi gezegenin, belirli
bir yörüngede dönüş konumuna göre aydınlanabildiği Güneş!
Güneşin önünden geçerken aydınlanan, dönüş konumu gereği güneşe sırt çevirdiğinde, kararan bir gezegen Dünya!
Mum ışığından güneşe, formül değişmiyor.
Yaklaşıldığına aydınlık!
Uzaklaşıldığınca karanlık!
Ve
Büyüyen/küçülen gölgeler.
Işıktan uzaklaştıkça büyüyen gölgeler, karanlık duruma hakim olduğunda
ise, o karanlık içre yok olur. Yada bir başka deyişle, gölgeler giderek
büyür, birleşir ve karanlığı oluşturur.
Güneş! Diyelim yine.
İnsanoğlu tarafından, sırrına hala erilemeyen, birçok bilinmezin
ilklerinden olan… Gecenin zifiri karanlığındaki insana yol gösteren…
Milyonlarca yıldızın, kendinden aldığı ışığı yansıtarak,
Yokluğunda yaşanan geceyi de aydınlatan Güneş!
Işığında, tüm aydınlıkların hükmünü yitirdiği,
Dünyasal bilinmezlerin en mükemmeli…
Varlığında, ışığı, ısıyı ve hayatı barındıran,
Güneş!
Etrafındaki dokuz gezegenin, şaşmaz bozulmaz bir denge içinde ve mükemmel yörüngelerde dönüp durduğu,
Samanyolu Galaksisi’nde muhteşem bir sistemin, odak noktası…
Güneş!
…
Tanrı ya!
Bir bildiği vardır elbet.
Güneş’i yaratmış bilinmez bir zamansızlıkta.
Şıkır şıkır eyleyip galaktik bir sistemi,
Dokuzdan birine, bir de insan formu göndermiş,
Muhteşem bir çeşitlilikle,
Hem de birinin parmak izi, diğerininkine asla benzemezlikle!
Güneş’i, fiziksel aydınlanmayla görevlendirirken,
“Güneş tabiatlı insanlar” göndermiş bir de, Dünya denilen gezegene.
Ruhsal aydınlatma bilinciyle,
İnsanlık sistemine,
Güneş! olsunlar diye.
Tanrı ya!
Bir bildiği vardır elbet.
…
İşte!
O’nlardan biri de,
Işık yürekli bir şövalye!
Evrensel dil olan, müzikle
Anlatmaya soyunmuş, kainatlar ötesi güzellikleri…
Işık ve Sevgiyle!! Deyip
Açmış perdeyi,
Ve ardından, aralamış pencereleri, kurmuş köprüleri,
Ötelere ulaşıp, açmış kapıları
Sonsuzluğa !
…
Etrafında tavaf edilesi notaları dizerek ardı ardına,
Aşikar bir gizemi anlatmakta,
Ömür boyu…
Asırlardır…
Ömrünü, insan olmaya, insanı anlamaya adayanlara.
…
Şarkı dinlercesine, dinlememeli onları
Şalamar’ı
Akzambak’ı
…
Mum ışığındaki kocaman kocaman gölgeleri gerçek sanıp,
Küf kokulu bir hamle ile, yeni pop starlar seçenlerden,
Farkı olmalı,
Pencerelerindeki cüceleri söküp atabilenlerin !!!
Ve !
Mavi kubbeli bir odada,
Koro halinde,
“Daha çok ver!”
diye, bağırıp durmaktan öte,
Gül kokulu çeyiz sandığı açıldığında,
Anlatılanları anlayabilmek
Asırlar sürer, bence…
Aralık 2003 |