"Olayla olay olmak" ya da "Olayla olay olmamak" özellikle Spiritüel
bilgi içinde olanların diline pelesenk olmuş bir tabirdir. En çok
dikkat ettiğimiz şey, olayların akışına kapılmamaktır ama ne derece
başarılı olabiliriz orası tartışılır!. Nedir bu Olay, Olay, Olay
dediğimiz şey? Kuşkusuz, sözünü ettiğimiz; siyasi, askeri, doğal ya
da ekonomik olaylar değildir. Olaydan ilk anladığımız, bireysel
yaşamımızda deneyimlenen ve ruhumuza daha doğrusu iç dünyamıza iz
düşümünü bırakan etmenlerdir. Olay kavramını, ayağımızın bir taşa
takılmasıyla düşüşümüzden tutun da, iş yerinde bir arkadaşımızla
tartışmamız, çocuğumuzun sorunlarından, sevgilimiz ya da eşimiz ile
aramızdaki uyum ya da uyumsuzluğa kadar genişletebiliriz. Tekamül ve
şuurlanmanın önce bireyde başlayıp, sonra toplumlaştığı düşünülürse,
bireysel olay analizimizin önemi biraz daha iyi anlaşılmış olur.
Olay
dendiğinde, hep negatif veya bizi üzecek şeyler gelir aklımıza. Niçin?
Bizi mutlu eden, yüreklendiren, realite sıçrayışı yaşatan,
frekansımızı yükselten olaylarla hiç karşılaşmaz mıyız? Elbette
karşılaşırız, belki de görmezden gelip, önemsemediğimiz için fark
etmeyiz. Çünkü, içimizde bir yan çılgınca hep acı çekmek, melankoli
yaşamak ister ve biz buna bir türlü engel olamayız. Bırakın engel
olmayı, fark edemeyiz bile ve öylece yaşar gideriz... Bunun nedeni,
belki de tekamülün ıstıraplı oluşundandır, bilinmez...
Bilge
kişiler, her zaman aynı frekansta kalınması, mümkün olduğunca, zigzag
çizilmemesi ve olayla olay olunmaması gerektiğinden bahsetmişlerdir.
Ne zor iştir değil mi bunu başarabilmek? Başaran nadir varlıklar da
sanırım dünya okulunu bitirmeye hak kazanmış varlıklardır. Tamamen
başaramasak da en azından çabalasak!.. Çünkü çaba, beraberinde cehit
ve farkındalığı da getirir. Yeterli derecede cehit gösteremez ve sevgi
enerjisini kullanamazsak, nasıl çabalayabiliriz ki? Evren sevgi
enerjisiyle yaratılmıştır. Evrenin oluş nedenini kıyısından,
köşesinden de olsa kullanmayı başarabilsek, kim bilir kendimizde ve
dünya insanlığı üzerinde nasıl farklılıklar yaratabiliriz!...
Şuurlanma bireyde başladığına göre, sevgi enerjisi adamakıllı
kullanıldığında, 'ben'ler, 'sen'ler ve 'o'lar bir gün 'biz'ler
olurlar!... Bunun içinde kuşkusuz, adam sendecilikten kurtulmak
gerek. "Ben seviyorum, adil davranıyorum, ön yargısızım, ama o?"
dediğimiz zaman zaten vazgeçmişiz demektir. Bugün sevip, yarın
yaşamdaki zorlukları ya da hırslarımızı bahane etmek ve uzaklaşmak
sevmek değildir!...
Yaşam!.. Belki de bize sunulan en
eğlenceli oyun.., Çözebilene ya da çözmeye çalışana, zor ama bir o
kadar da keyifli. Keyfi, kendimizi tanıma çabamızda, olay
avcılığındaki başarımızda, en zor anda gülümseyebilmekte, sevebilmekte
gizli ve inancı ma göre, bunun tek yolu Ruhsal Alem'e iman, hem oraya,
hem de dünya icaplarına göre bir yaşam sürmek ve yaşanan her şeyin
aslında bir senaryo olduğunu kabul etmekte yatıyor.
Bugün
bize eziyet eden birinin neden yaşamımızda olduğunu düşünüyor muyuz
acaba? Belki karmik bir telafi yapıyoruz, belki de tekamülümüz için o
kişinin bize katacakları var. işte, yaşamı en eğlenceli oyun kılan
bakış açılarından biri!.. Çevremizde, belki de ailemizde bize eziyet
eden, manevi acılar çektiren birini düşünelim; mutlaka yaşamımızın bir
döneminde böyle biri olmuştur ya da olacaktır. Bunu ayrıntılı
düşündüğümüzde, bu planın Yukarıda, bedenlenmeden önce yapıldığını,
onun bizim üzerimizdeki vazifesinin bu olduğunu, kendi ihtiyacına göre
tekamül ederken, bizi de ihtiyacımız yönünde tekamül ettirdiğini
düşünelim, çünkü insanlara isteklerine göre değil, ihtiyaçlarına,göre
olay verilir. Ne zordur böyle düşünmek, o an acı çekerken!..
Hz.İsa'nın, tokat yediğinde, öteki, yanağını da çevirmesi gibi,
bilgeler ya da bilgeleşme yolunda olanlar bence yaşamı bu şekilde
çözmüşler ve dünya okulunu bitirip gitmişlerdir.
Biz bir
olay yaşarken, olay ile hemhal olmuşken; yakın çevremizde bizi seven,
saygı duyan yardım etmek isteyen hatta bunun için çabalayan ama
sesini bize bir türlü duyuramayanların varlığını da unutmamak. gerek.
Bazen içinde bulunduğumuz, yaşadığımız olaya öyle bir dalarız ki, bu
insanların varlığını unuturuz, onları görmeyiz ve dalgalı seyreden bir
ruh hali sergileriz. Karşımızdaki ne kadar empati yaparsa yapsın, bizi
bir türlü anlayamaz. Dünyada milyarlarca insan ve bir o kadar da vicdan
ve gerçeklik anlayışı (realite) var.
Hal böyle olunca
karşımızdakinin bizi anlayabilme yüzdesi kaç olabilir ki?
Anlayamadığında da kendince, kendi gerçeği, vicdanı ve kişiliği
doğrultusunda, "Ben olsaydım böyle yapmazdım" şeklinde yorumlar
yapmaya başlar ve "Ben olsaydım..." ile başlayan cümleler uzar gider.
Alın size anlaşmazlık, gereksiz alınganlıklar, mutsuzluklar ve
umutsuzluklar için yeterince büyük bir neden!. Ardından, "Beni
sevmiyorsun, düşünmüyorsun, anlamıyorsun, ben ne yaptım ki?" gibi
sorular içine gömülür ve uzaklaşırız.
Olay! Yaşamın ve
tekamülün temel direği ve gereği... Bir yandan olay yaşayıp, bilgisini
alıp, tekamül etmeye çalışırken, öte yandan çevremizdekilere halet
yaşattığımızı hiç düşünüyor muyuz acaba? Buyrun size sebep-sonuç ve
buyrun size tekamül!.. Tekamül denen yolculuk, dolayısıyla yaşam,
bana göre işte bu yüzden eğlenceli. Açılmayı bekleyen hediye paketleri
ya da matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş karmalar, olaylar,
sebep-sonuçlar, insanlık ve de evren zinciri. Birinin nedeni,
ötekisinin sonucu, onun sonucu da berikinin nedeni ve bu sebep-sonuç
zinciri böyle uzayıp gidiyor. Hep bir bilinmezlik; her hediye paketini
açtıktan sonra sıra bir sonrakine geliyor, paketlerden acı da çıkıyor,
tatlı da; adı üstünde, bilinmezlik!.. Acı da tatlının bir parçası değil
mi zaten? Acı olmadan tatlının değerini, tatlı olmadan acının
yakıcılığını bilemeyiz, kıyas yapamayız ve işte dualitenin gereği!..
|