Ana Sayfa arrow Araştırmalar arrow Neyim ben? Yoksa olayla olay mıyım? Yazı Boyutu: + | -

 

 

Ana Sayfa
Kanat Sesleri
Yolculuklar
Makaleler
Araştırmalar
İÇ'ten
Sonsuzluk Notaları
Yönsüz Akışlar
İlhan İrem Forum
.....:: BİRileri ::.....
İlhan İrem
Halil Cibran
Krishnamurti
Mevlana
Osho
Yunus Emre
........................
Haber ve Duyurular
Kanat Sesleri'nde
Duvar Kağıtları
Bilgi İsteği
Dinle'nce
Linkler
Arama
İletişim
Mesajlar
Gelen Kutusu

Yeni mesajınız yok.

Kullanıcı adı

Parola

Beni hatırla
Parolanızı mı Unuttunuz?
Hesabınız yoksa,
oluşturabilirsiniz

 

 

.....
 
Neyim ben? Yoksa olayla olay mıyım? Yazdır E-Posta
Ekleyen Rezzan Pişkin   
15 Haziran 2005

"Olayla olay olmak" ya da "Olayla olay olmamak" özel­likle Spiritüel bilgi içinde olanların diline pelesenk ol­muş bir tabirdir. En çok dikkat ettiğimiz şey, olayların akışı­na kapılmamaktır ama ne derece başarılı olabiliriz orası tartışılır!.

Nedir bu Olay, Olay, Olay de­diğimiz şey? Kuşkusuz, sö­zünü ettiğimiz; siyasi, as­keri, doğal ya da ekonomik olaylar değildir. Olaydan ilk anladığımız, bireysel yaşa­mımızda deneyimlenen ve ruhumuza daha doğrusu iç dünyamıza iz düşümünü bırakan etmenlerdir. Olay kavra­mını, ayağımızın bir taşa takılmasıyla dü­şüşümüzden tutun da, iş yerinde bir arka­daşımızla tartışmamız, çocuğumuzun sorunlarından, sevgilimiz ya da eşimiz ile aramız­daki uyum ya da uyumsuzluğa kadar ge­nişletebiliriz. Tekamül ve şuurlanmanın önce bireyde başlayıp, sonra toplumlaştığı düşü­nülürse, bireysel olay analizimizin önemi biraz daha iyi anlaşılmış olur.
 
Olay dendiğinde, hep negatif veya bizi üze­cek şeyler gelir aklımıza. Niçin? Bizi mutlu eden, yüreklendiren, realite sıçrayışı yaşa­tan, frekansımızı yükselten olaylarla hiç kar­şılaşmaz mıyız? Elbette karşılaşırız, belki de görmezden gelip, önemsemediğimiz için fark etmeyiz. Çünkü, içimizde bir yan çılgınca hep acı çekmek, melankoli yaşamak ister ve biz buna bir türlü engel olamayız. Bırakın engel olmayı, fark edemeyiz bile ve öylece yaşar gideriz... Bunun nedeni, belki de teka­mülün ıstıraplı oluşundandır, bilinmez...
 
Bilge kişiler, her zaman aynı frekansta kalınması, mümkün olduğunca, zigzag çizilmeme­si ve olayla olay olunmaması gerektiğinden bahsetmişler­dir. Ne zor iştir değil mi bunu başarabilmek? Başaran nadir varlıklar da sanırım dünya okulunu bitirmeye hak kazan­mış varlıklardır. Tamamen ba­şaramasak da en azından ça­balasak!.. Çünkü çaba, bera­berinde cehit ve farkındalığı da getirir. Yeterli derecede ce­hit gösteremez ve sevgi ener­jisini kullanamazsak, nasıl ça­balayabiliriz ki? Evren sevgi enerjisiyle yaratılmıştır. Evrenin oluş nedeni­ni kıyısından, köşesinden de olsa kullanmayı başarabilsek, kim bilir kendimizde ve dünya insanlığı üzerinde nasıl farklılıklar yaratabili­riz!... Şuurlanma bireyde başladığına göre, sevgi enerjisi adamakıllı kullanıldığında, 'ben'ler, 'sen'ler ve 'o'lar bir gün 'biz'ler olur­lar!... Bunun içinde kuşkusuz, adam sendeci­likten kurtulmak gerek. "Ben seviyorum, adil davranıyorum, ön yargısızım, ama o?" de­diğimiz zaman zaten vazgeçmişiz demektir. Bugün sevip, yarın yaşamdaki zorlukları ya da hırslarımızı bahane etmek ve uzaklaşmak sevmek değildir!...
 
Yaşam!.. Belki de bize sunulan en eğlenceli oyun.., Çözebilene ya da çözmeye çalışana, zor ama bir o kadar da keyifli. Keyfi, ken­dimizi tanıma çabamızda, olay avcılığındaki başarımızda, en zor anda gülümseyebilmek­te, sevebilmekte gizli ve inancı ma göre, bu­nun tek yolu Ruhsal Alem'e iman, hem oraya, hem de dünya icaplarına göre bir yaşam sürmek ve yaşanan her şeyin aslında bir senaryo olduğunu kabul etmekte yatıyor.
 
Bugün bize eziyet eden birinin neden yaşamımızda olduğunu düşünüyor muyuz acaba? Belki karmik bir te­lafi yapıyoruz, belki de teka­mülümüz için o kişinin bize katacakları var. işte, yaşamı en eğlenceli oyun kılan ba­kış açılarından biri!.. Çevre­mizde, belki de ailemizde bize eziyet eden, manevi acılar çektiren birini düşünelim; mut­laka yaşamımızın bir döneminde böyle biri olmuştur ya da olacaktır. Bunu ayrıntılı dü­şündüğümüzde, bu planın Yukarıda, beden­lenmeden önce yapıldığını, onun bizim üze­rimizdeki vazifesinin bu olduğunu, kendi ihtiyacına göre tekamül ederken, bizi de ih­tiyacımız yönünde tekamül ettirdiğini düşü­nelim, çünkü insanlara isteklerine göre değil, ihtiyaçlarına,göre olay verilir. Ne zordur böyle düşünmek, o an acı çekerken!.. Hz.İsa'nın, tokat yediğinde, öteki, yanağını da çevirmesi gibi, bilgeler ya da bilgeleşme yolunda olan­lar bence yaşamı bu şekilde çözmüşler ve dünya okulunu bitirip gitmişlerdir.
 
Biz bir olay yaşarken, olay ile hemhal ol­muşken; yakın çevremizde bizi seven, saygı duyan yardım etmek isteyen hatta bunun için çabalayan ama  sesini bize bir türlü du­yuramayanların varlığını da unutmamak. ge­rek. Bazen içinde bulunduğumuz, yaşadığı­mız olaya öyle bir dalarız ki, bu insanların varlığını unuturuz, onları görmeyiz ve dalga­lı seyreden bir ruh hali sergileriz. Karşımız­daki ne kadar empati yaparsa yapsın, bizi bir türlü anlayamaz. Dünyada milyarlarca insan ve bir o kadar da vicdan ve gerçek­lik anlayışı (realite) var.
 
Hal böyle olunca karşı­mızdakinin bizi anlayabil­me yüzdesi kaç olabilir ki? Anlayamadığında da kendince, kendi gerçeği, vicda­nı ve kişiliği doğrultusunda, "Ben olsaydım böyle yap­mazdım" şeklinde yorumlar yapmaya başlar ve "Ben ol­saydım..." ile başlayan cüm­leler uzar gider. Alın size anlaşmazlık, gereksiz alın­ganlıklar, mutsuzluklar ve umutsuzluklar için yeterince büyük bir neden!. Ardından, "Beni sevmiyorsun, düşünmüyorsun, anlamıyor­sun, ben ne yaptım ki?" gibi sorular içine gömülür ve uzaklaşırız.
 
Olay! Yaşamın ve tekamülün temel direği ve gereği... Bir yandan olay yaşayıp, bilgisi­ni alıp, tekamül etmeye çalışırken, öte yan­dan çevremizdekilere halet yaşattığımızı hiç düşünüyor muyuz acaba? Buyrun size sebep-sonuç ve buyrun size tekamül!.. Teka­mül denen yolculuk, dolayısıyla yaşam, ba­na göre işte bu yüzden eğlenceli. Açılmayı bekleyen hediye paketleri ya da matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş karmalar, olaylar, sebep-sonuçlar, insanlık ve de evren zin­ciri. Birinin nedeni, ötekisinin sonucu, onun sonucu da berikinin nedeni ve bu sebep-­sonuç zinciri böyle uzayıp gidiyor. Hep bir bilinmezlik; her hediye paketini açtıktan son­ra sıra bir sonrakine geliyor, paketlerden acı da çıkıyor, tatlı da; adı üstünde, bilinmezlik!.. Acı da tatlının bir parçası değil mi zaten? Acı olmadan tatlının değerini, tatlı olmadan acının yakıcılığını bilemeyiz, kıyas yapama­yız ve işte dualitenin gereği!..

< Önceki   Sonraki >

    Sayfa Basi
Yazıların hakları yazarlara aittir. Lütfen kendilerinden izin almadan yayınlamayınız
Ruhun özü Krizalit içinde saklı. Yıldız tozları, yeniden doğuşun işareti. Bir kelebek, reankarnasyon sancılarında ağulu yeşil çocukluk pembesi Sarı hüznü yılların düşsel uçuşlarda... Haberci Güvercin İnsan bedeninde kanatları hiiiç yok olmadan Melek şekline büründü ruh Basubadelmevt! Ruhun Yükselişi Seni Seviyorum Kelebek ömrü kadar sonsuz. Başka hayatlarda yitirip, Farklı boyutlarda bulduğumuz birileri. Ruhun Yükselişi! Seni Seviyorum