Güzel bir akşamdı; hava açıktı, tepeler mavi, menekşe ve koyu mordu; pirinç tarlaları suya doymuş, açıktan metaliğe, koyu parlak yeşile kadar yemyeşil bir renge bürünmüştü; bazı ağaçlar geceye hazır, koyu ve sessizdi, bazısı ise henüz açık renkliydi, gün ışığını tutmayı sürdürüyordu. Bulutlar, batıdaki tepelerin üzerinde koyu renkliydi, kuzeyde ve doğuda ise, koyu mor renkli tepelerin ardında batmakta olan akşam güneşinin yansımasını taşıyordu. Yolda kimseler yoktu, arada bir geçenler de sessiz sedasızdı, gökyüzü artık görünmüyor, bulutlar bütün geceyi doldurmaya hazırlanıyordu. Yine de kayalar, kurumuş ırmak yatağı, karanlığa gömülen çalılar, her şey uyanık görünüyordu. Meditasyon, sessiz ve ıssız yoldan, tıpkı ılık yağmurun tepelerin üstünden geldiği gibi, yaklaşan gece gibi kolayca ve doğalca geldi. Hiçbir çaba yoktu, hiçbir yoğunlaşma ya da dağılma, hiçbir denetim yoktu; düzen, uğraş, yadsıma, kabullenme, meditasyon yapan zihnin sürekliliği de yoktu. Beyin çevresinin farkındaydı, ama tepki vermiyordu, sessizdi, etkilenmemişti, ama tepki vermeden farkındaydı. Son derece sessizdi, sözcükler düşünceyle birlikte yitip gitmişti. Yalnızca o garip enerji her şeyi kaplıyordu--ister enerji, ister başka bir şey deyin, hiçbir önemi yok--derin bir etkisi vardı, nesnesi ya da amacı yoktu; bu yaradılıştı, tuvalsiz, mermersiz; ve yıkıcıydı, insan beynine, ifadeye, yok oluşa özgü değildi. Yanına yaklaşılması, ulamlanması, çözümlenmesi olanaksızdı, düşünce ve duygu onu anlamak için araç olamazdı. Hiçbir şeyle kesinlikle ilişkili değildi, bütün genişliği ve büyüklüğü içinde bütünüyle yalnızdı. Yavaş yavaş karanlık çöken yolda yürürken, 'olanaksız'dan kaynaklanan bir kendinden geçme hali söz konusuydu--başarıdan, isteğe ulaşmadan, bütün o olgunluktan uzak istekler ve yanıtlardan kaynaklanan bir kendinden geçiş değil, 'olanaksız'ın yalnızlığı. Olanaklı mekaniktir, olanaksız zihinde canlandırılabilir, denenebilir ve belki başarılabilir, bu durumda mekanik olmaya zorunludur, Oysa bu kendinden geçme halinin hiçbir kaynağı, hiçbir nedeni yoktu. Yalnızca oradaydı, bir deneyim olarak değil, bir olgu olarak; kabul edilmek ya da yadsınmak, üzerinde tartışmak ve parçalara ayrılmak için değil. Peşinden koşulacak bir şey de değildi, çünkü ona ulaşmak için hiçbir yol yoktur. Her şey var olmak için ölüp ona dönüşmelidir, ölüm, yokoluş; bu sevgidir.
Kirli, yırtık giysiler içindeki yoksul, yorgun işçi, yanında iskelete dönmüş öküzüyle evine dönüyordu.