Ana Sayfa arrow Araştırmalar arrow Bilginin Gizlenmesinin İnisiyatik Adabı Yazı Boyutu: + | -

 

 

Ana Sayfa
Kanat Sesleri
Yolculuklar
Makaleler
Araştırmalar
İÇ'ten
Sonsuzluk Notaları
Yönsüz Akışlar
İlhan İrem Forum
.....:: BİRileri ::.....
İlhan İrem
Halil Cibran
Krishnamurti
Mevlana
Osho
Yunus Emre
........................
Haber ve Duyurular
Kanat Sesleri'nde
Duvar Kağıtları
Bilgi İsteği
Dinle'nce
Linkler
Arama
İletişim
Mesajlar
Gelen Kutusu

Yeni mesajınız yok.

Kullanıcı adı

Parola

Beni hatırla
Parolanızı mı Unuttunuz?
Hesabınız yoksa,
oluşturabilirsiniz

 

 

.....
 
Bilginin Gizlenmesinin İnisiyatik Adabı Yazdır E-Posta
Ekleyen Selman Gerçeksever   
05 April 2005

Bilginin varlık tarafından özümlenmesinde ve  idrak edilerek yaşama geçirilmesinde en önemli etmen ‘varlık-bilgi’ dengesidir. Yani, varlığın şuursal gelişimi ile, edindiği bilgi arasındaki denge...
Bilginin varlık tarafından özümlenmesinde ve  idrak edilerek yaşama geçirilmesinde en önemli etmen ‘varlık-bilgi’ dengesidir. Yani, varlığın şuursal gelişimi ile, edindiği bilgi arasındaki denge... Birey  yeterli idrak düzeyinde değilse, karşılaştığı bilgiler bir işe yaramaz, hatta birey için telafisi zor eprövlere neden olur. Bu nedenle inisiyatik öğretilerde, “Kime neyi, ne zaman ve nasıl vereceğini bilmek gerek!”şeklinde ifade edilen bir ilke vardır. İşte bu ilkeden hareketle, inisiyatik merkezlerde mürit (ya da Zen Budizmi’ndeki adıyla ‘çömez’) ön sınavlardan geçirilerek, hangi düzeydeki bilgiye layık olduğu anlaşılmaya çalışılır. Bu anlaşıldıktan sonra bile bilgi yine yalın halde verilmez; sembollere büründürülerek, müridin anlayış cehti yavaş yavaş zorlanır: İnisiyatik öyküler anlatılır, piyesler oynanır (hatta Zen Budizmi’nde olduğu gibi çömeze ‘koan’ denen teemmül (derin düşünme) ve murakabe konuları verilir). Bu şekilde verilen bilginin birey tarafından yavaş yavaş özümsenmesi hedeflenir.

Kısacası; tüm bilgilerin, olduğu gibi (doğrudan doğruya) herkese verilmesi, inisiyatik açıdan ve de beşeri realite farklılıklarının gereği olarak doğru olmadığını biliyoruz. çünkü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, herkes aynı realite düzeyinde (aynı anlayış düzeyinde) değildir ve herkesin her düzeydeki / derinlikteki bilgiye de gereksinimi yoktur. Bu nedenle, derinliği olan tüm inisiyatik öğretiler ve kutsal metinler (şuurlanmış / şuurlanmamış herkese hitabetsin diye) sembollere büründürülerek verilmiştir.  Bu uygulama, yazımızın başlığında anlamını bulan (ve realitelere saygının gereği olan) bir ‘inisiyatik adab’dır.  Söz konusu sembolizm çözülerek (bilginin üzerindeki kat kat perdeler / örtüler kaldırılarak), bilginin derinliğine (yani içerdiği en üst düzey titreşime) ulaşması bireyin idraklenme cehtine bırakılmıştır.
 
Okültizmin ve inisiyasyonların sistematik bir disiplin haline getirilmesinden önceki zamanlarda, bilgiye sahip olmak bir tür “ilahi ayrıcalık” olarak da değerlendirilmiştir. çok eski zamanlarda Kralın iktidar ortağı olan rahipler; evren, zaman ve takvimle ilgili çıplak gerçeği geniş kitlelerden saklamak ve bir tür “ilahi ayrıcalık”  halinde ellerinde tutmak için, göksel olguları gizemli bir perde ile örterlerdi. Bu perdenin ardına ustaca gizlenmiş evren efsanesi, artık simgelere boğulmuş okült bir anlayışa dönerdi. Rahip ayrıcalığı bununla da yetinmez; bilginin ancak  inisiyelerin anlayıp, açıklayabileceği biçimde kodlanması ve kitlelere simgelerle yüklü bir versiyonunun sunulmasının yanı sıra, bunun tek gerçeklik olarak kabul  edilmesini güvence altına almak üzere, gökyüzü ve evrenle ilgili gözlem  ve de araştırmalar yasaklanır. Hemen hemen tüm kadim toplumlarda gördüğümüz bu eğilim, evrenle ilgili bilgiyi salt rahiplere özgü hale getirmiştir. Kitlelere sunulan ise, bunun kafa karıştırıcı biçimde simgelerle yoğrulmuş, üzeri örtülmüş ve ilahi güçlerle ilişkilendirilmiş bir anlatım, çoğunlukla da destan, mit haline getirilmiştir.

Kuşkusuz bu uygulamanın beşer tarihi boyunca, yer yer dejenere edildiğini de üzülerek anımsıyoruz: Yani bilgi, bencilce çıkaralar doğrultusunda gizlenerek, insanlara karşı tahakküm edici bir güç aracı şeklinde kullanıldığı zamanlar olmuştur. Hatta daha da ileri gidilerek bireyin / bireylerin haber alma özgürlüğü de kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Oysaki; bireyin haber alma hakkına ve özgürlüğüne de bağlı olarak, hiç değilse bilimsel alandaki gelişmeler herkesin anlayabileceği düzeye indirgenerek yayımlanabilirdi. Ancak, böyle bir yayın  dinsel ve politik çevrelerin kendilerine özgü ve büyük ölçüde çıkarcı politikalarına uymuyorsa, bir kısım gerçekler gizlenmekte ve halkın haber alma özgürlüğü de  dolaylı yollardan engellenmiş olmaktadır.

Anımsanacağı gibi, bu konuda tipik bir örnek Galileo Galilei’ydi:  Büyük bir medeni cesaretle ortaya atma yürekliliğini gösterdiği gerçeklerden dolayı (bundan sadece 500 yıl kadar önce) engizisyon işkenceleriyle karşılaşmıştı. Giordano Bruno ise sadece doğru söylediklerinden dolayı yargılanmakla kalmadı, yakıldı da... İşin belki daha da acı ve yüz karası olan yanı; dünyanın yuvarlak olduğunun, güneşin çevresinde döndüğünün ve evrenlerin başka yerlerinde de canlıların bulunduğunun 5000 yıl önceki atalarımızın bile bilmesiydi... Yani Galileo ve Bruno gibi bu cesur insanlar aslında hiç bilinmeyen, yepyeni bir şey ortaya atmamışlardı ama yinede bağnazlık duvarına çarpıldılar...

Görüldüğü gibi, bilgi; dünya beşerinin bir kısmı tarafından usulüne göre korunmuş ve ona gereksinimi olanlara usulüne göre dağıtılmıştı. Bazen de, bilgi, bilginin değerini takdir edecek durumda olmayanlardan kaçırılıp, saklanmıştı. Bu duruma örnek olarak Dendera Tapınağı olayını gösterebiliriz: Mısır’ın Kleopatra’yla birlikte çökmeye ve Roma’nın bir eyaleti durumuna düşmeye yüz tuttuğu günlerde, ülkedeki en eski kültür merkezinde binlerce yıldır eski gizem kültürlerini yaşatmaya ve bozulmadan korumaya çalışanlar (işte, özellikle de Dendera rahipleri) böyle bir tapınağı inşa etmeye karar vermişlerdi (M.Ö.30).

Bu inşaattan amaç; bilgiye karşı saygının ve sorumluluğun gereği olarak, eski gizem kültürlerini yaşatmak ve bozulmadan korumaktı. Bu amaçla tapınağın değişik bölmelerine, sahip oldukları bilgeliği korumak amacıyla kabartma resimler, yazılar ve figürler kazıdılar. Böylece kadim Mısır’ın  binlerce yıllık bilgelik birikimi Dendera tapınak geleneği içinde saklanmak üzere Yukarı Mısır’ın Akdeniz’den ve dolayısıyla Roma’dan daha uzak bir yerinde ve bu nedenle de İskenderiye’ye göre daha güvenli sayılabilecek kentinde koruma altına alınmış oldu.

Dendera rahipleri bu endişelerinde hiç de haksız değildi. çünkü, gerçekten de Mısır, Roma  egemenliğine geçtikten sonra (özellikle de onun kültürel yaşamı) acımasız bir saldırıya uğramış, Roma’nın bağnaz Hıristiyanları, kilisenin Hıristiyanlık dışındaki inançları “sapkın” ilan edip, bunlara ilişkin tüm izlerin yok edilmesini ilkelce bir karar ile  emretmelerinden sonra, Eskiçağın  en büyük bilgi merkezini, İskenderiye Kütüphanesini yakıp yıktırmışlardı. İşte bu dehşet verici saldırganlık, Ortaçağ boyunca süren eski  “pagan” kültürlere ait  tüm  izlerin kazınarak yok edilmesi sürecinin ve engizisyon döneminin de başlangıcıdır.

Yukarıdan beri yer yer değinerek geldiğimiz, pagan kültüre karşı bu husumet ve korkunun nedeni neydi? Zaman içinde maksatlı bir politika ile, “şeytana tapınma” anlamında kullanılmaya başlanmış  olan “pagan”  sözcüğünün asıl kökeni Latince’deki “paganus”tur. Latince’deki bu ‘paganus’ sözcüğü ise sadece, “taşrada oturanlar” anlamına gelir, “şeytana tapanlar...” falan değil!

İSA Peygamberden çok önceki zamanlardan beri; taşra bölgelerinde (dağ, ağaç, deniz, ırmak, güneş ay vb.) doğa unsurlarına tapan ve doğayla ilgili simgesel inançlarına sadık, öteki dinlerden ve inançlardan habersiz ve kendi hallerinde yaşayan  bu taşra sakinlerinden Kilise o kadar korkardı ki, masum bir ‘köylü’ (villager) bu korkudan dolayı değişerek “villain”(kötü ruhlu, adi kimse) anlamımda kullanılmaya başlanmıştı. İşte taşrada oturanlara böyle çarpık ve ön yargılı bir bakış sayesinde, “pagan” sözcüğü, “şeytana ya da doğaya tapma / tapınma” anlamına büründürülüvermişti.(1)

İSA Peygamberden çok sonraki yıllarda, inanç özgürlüğüyle taban tabana zıt bir uygulama sergileyen Vatikan, pagan dinlerini ve inançlarını (“şeytana tapınma”) şeklinde damgalayarak, bununla da kalmayıp, onları yok etmeye çalışarak kitleleri Hıristiyanlaştırma kampanyasını sürdürmüştür ki bu da “bilginin inisiyatik adaba aykırı bir şekilde saklanması ya da karalanması” oluyordu. Oysaki, İSA Peygamberin örnek ve ibretlik yaşamı içinde bu tür uygulamalar sergilemediğini; tam tersine, taşrada  ya da şehirde oturan fakir ve kimsesizlerle daha çok ilgilendiğini hepimiz biliyoruz....
 
Durum böyle olmasına karşın, söz konusu bağnazlık, Ortaçağ’dan beri hep bu şekilde sergilene gelmiş ve kadim toplumların bilgi birikimlerine ait her şey, “şeytani inançlar” (özellikle pagan inançları) gerekçesiyle sistematik biçimde (özellikle de Ortaçağ Kilisesi’nin baskısıyla) yok edilmeye, gizlenmeye ya da saptırılmaya çalışıldı. Hıristiyanlık dışı inançlara, hoşgörüsüzlükle körüklenen nefretin güdümünde (İskenderiye Kütüphanesi(2) gibi) kültür hazineleri yakılmakla kalmadı, bir çok masum insan da inançlarından dolayı öldürüldü. O kadim bilgeliğin kırıntılarını bile korumaya kalkanların “cadı” damgası vurularak Batı kültüründen, sanki jiletle kazınırcasına sökülüp atılmaya çalışıldı. Avrupa’nın, Rönesansı yaşadığı yıllarda bile İncil’e aykırı tek sesin duyulabilmesi pek olası değildi.

Bir de son yıllardan örnek verelim : Mars’a gönderilen son yedi uzay aracından beşi, gizemli biçimde kaybolmuştu. Bunlardan birinin, o yıllardaki Sovyetler Birliği’nin 1988 Temmuz’unda  yollanan Phobos-2’nin, bağlantı kopmadan az önce yolladığı son resimde, araca doğru ilerleyen “puro biçiminde dev bir gölge” (3) görünüyordu. Şimdilerde ise, bir yandan Cassini, nükleer yakıtıyla Satürn’e doğru ilerlerken, bir yandan da NASA’nın yapısı  militarize hale getirilmekte ve halka açıklanan  bilgiler iyice daraltılmış süzgeçlerden geçirilmektedir. Dünya dışı canlılık ve zekalarla ilgili bunca tarihi ve gözlemlere dayalı güncel bilgi bulunmasına rağmen NASA, komik durumlara düşmeyi bile göze alarak (kuşkusuz, devlet politikası gereği...) “UFO Gerçeği”ni sadece ört-bas etmeye değil, (çeşitli tevillerle) saptırmaya da çalışmaktadır.(4) Elbetteki, yazımızın başında sözünü ettiğimiz, bireyin realitesine saygıya dayalı “inisiyatik adab” ile bu uygulamaları ilgisi yoktur.

Bir eskiden (kadim zamanlardan), bir de yeniden olmak üzere örnekleri paylaşmayı sürdürüyoruz: Bırakalım UFOlar’ı bir yana, daha başka ve çok daha doğal olaylardan da hemen hemen kimsenin haberi yok ya da ancak bir takım özverili araştırmalar yapıldıktan sonra bu bilgilere ulaşılabiliyor. örneğin, ünlü astronom Patrick MOORE’un  şu cümlesinin ardındaki bilimsel ve doğal gerçek nedir: “Gezegen  X orada bir yerlerde...” Evet, güneş sistemimizin merkezine (dolayısıyla dünyanın yakın çevresine) doğru hızla yaklaşmakta olan bir gezegen var. Bu gezegen de Dünya, Mars, Venüs ve ötekiler gibi güneş sistemi ailesinin bir üyesi. Bilinenlerden çok geniş / uzun bir yörüngesi olduğu için, uzun yıllar gözden kayboluyor, sonra tekrardan güneşe doğru yönelince, dünya beşerinde bir telaştır başlıyor... Şimdiye kadar hep böyle olmuş: Bu gezegenin yörünge süresi 3661 yıl , kadim toplumlarca konulmuş adı Nibiru ya da Marduk ve kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla, dünyanın yakın çevresinden en son M.ö.1649’da geçmiş(3). Ondan önceki geçişi M.ö.5310. Neyse, bizim bu yazımızdaki konumuz şimdi, bu gezegenden çok, bilginin sistematik bir şekilde (ve büyük ölçüde de) çıkarcı politikalar doğrultusunda, dolayısıyla inisiyatik adaba aykırı bir şekilde insanlardan gizlenmesi ya da saptırılması.

Yukarıdan beri çok kısa notlar halinde ortaya koymaya çalıştığımız gibi; Hıristiyanlığın baskısı altında güdümlenen Ortaçağ Avrupası’nda (tüm okullarda) dünyanın tepsi gibi düz olduğu ve öteki dünyaların (güneş de dahil) bizim çevremizde dolaştıkları okutulurken, kadim uygarlıkların ‘pagan’ insanları dünyanın düz olduğunu düşünmek bir yana, dünya da dahil tüm gezegenlerin  güneşin çevresinde döndüklerini biliyordu. Ortaçağ Avrupası’nın laiklikle taban tabana zıt olan bağnaz öğretisine ters düşüyor diye yok edilen kadim bilgiler ve bilgelik dünya beşeriyetinin ortak kültürel birikimine maliyeti gerçekten de çok büyük olmuştu: Geride bıraktığımız 20.ci Y.Y.’da bile okullarda çocuklara, “Galileo’dan önce insanlar dünyayı düz bir tepsi, gezegenleri ve güneşi de onun çevresinde dönen gök cisimleri sayıyorlardı...” şeklinde öğretilmesiyle tüm beşeriyet cehalet karasıyla boyanmış oluyordu. Ama bu cehalet içinde olan, o zamanlar  bile tüm beşeriyet değildi; gerçeğin böyle olmadığını, sadece doğa dinlerinin müritleri(paganlar) değil, binlerce yıl öncesinin Sümerliler’i bile biliyordu. Ama Hıristiyan baskı döneminde insanlara empoze edilen asılsız  klişelerle bu insanların “ilkel, çok tanrılı ve cahil” kitleler olarak damgalanması, belkide uzak atalarımıza yaptığımız en büyük saygısızlıktı. Aradan geçen bunca yıldan sonra şimdi bizler asıl cahilliği,  ilkelliği ve bilginin ört-bas edilerek saptırılmasını kimlerin yaptığını artık biliyoruz.

çünkü, artık tarihi belgelerle kanıtlanmıştır ki, kadim atalarımız çok iyi gözlemciydi ve düzenli tuttukları kayıtlara paralel olarak, dikkatli ölçümler de yapıyorlardı. Binlerce yıllık geçmişleri olan Sümer, Babil, Hint(özellikle de İndüs Harappa Uygarlığı), Mısır ve Maya toplumlarının hepsi de üstün astronomi bilgileriyle dikkat çeker. Gezegenlerin (özellikle de dünyadan çıplak gözle görülebilen beş gezegenin) birbiriyle yaptıkları açılar, birbirine yaklaşmaları / uzaklaşmaları, güneş ile aynı hizaya geldiklerinde belli süreyle gözden kaybolmaları dikkatle belirlenip, ayrıntılı “gök günlükleri”(ephemeris) işleniyordu.  Bu tür belgelere sadece Mısır’da değil, Mezopotamya’da da bol miktarda rastlanmıştır. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün sadece tek döngüleri hesaplanmakla kalmamış, bunlara bağlı zaman hesapları da çıkarılmıştır.

Yukarıdan beri örneklerini gördüğümüz gibi; bilginin “inisiyatik adab ile bağdaşmayacak şekilde” bazı beşeri kaygı ve çıkarlar yönünde ört bas edilmesi ya da saptırılması çok eski zamanlardan beri beşeri bir zaaf olarak günümüze kadar süregelmiştir. Bu durumda, ilgisi bilgi olan bizlere düşen; gerçekleri araştırma ve bulabildiklerimizi anlama yolunda ilerlerken, her türlü olasılığı dikkate alıp, özellikle kutsal ve inisiyatik nitelikli bilgi kaynaklarının içinde gizlenmiş olabilecek gerçek olgular da dahil, tüm verilerden yararlanmaktır. Bilgiye saygılı ve inisiyatik bir adab içinde, daha yüksek titreşimli bilgilere layık olmamız dileğiyle…

...........................
(1) Doğa güçlerine tapınma çin ve Japon geleneklerinde daha yaygındır: Bu toplumlarda tapınma konusu olan her şey(‘deity’) “ulusal kami” olarak geçer. Kadim zamanlardan bu yana “kami” olarak kabul edilmiş objeler ya da fenomenler çoğunlukla doğa ile bağlantılıdır: Rüzgar / fırtına vb. doğal olaylar, güneş / dağ / nehir / ağaç / kaya ve bazı hayvanlar ibi doğal objeler ile, ataların ruhları (örneğin, klanların hami hami varlıklarına “UJİGAMİ” denilmesi gibi). İnanca göre, kami ile uyumlu bir işbirliğine ve bütünleşmeye girildiği zaman, dünanın yaratıcı işlevine ulaşılabilir ve ona akıl erdirilebilir. Dinsel inançta / imanda kimin ya da neyin kutsal olduğu esas değildir. Esas olan, kutsallığı temsil eden kaynağa temiz bir kalpten kaynaklanan iyi niyetle yaklaşmaktır / yönelmektir. Bu kutsal kaynağın süptil titreşimleri büyük halk kitleleri tarafından (ani, tüm realitelerdeki bireyler tarafından) kolay kolay hissedilmediğinden, söz konusu kutsal kaynağın çeşitli veçhelerini temsil eden / simgeleyen “tanrılar”(ki bunların sayısı Japonya’da 8 milyon kadarmış…) yaratılmıştır. Doğanın unsurlarına (ağaç, dağ, fırtına vb.) konsantre olarak Bir ne Tel Olan Yaradan’ı hissetmeye çalışmışlardır. Bu tutum; söz konusu nesneler (“kami”ler) ile özdeşleşilmedikçe (onlar putlaştırılmadıkça) çok da yanlış değildir. çünkü, her şey O’nun tezahüründen başka bir şey değil; “kami”, bireyi (özdeşleşme durumuna girmedikçe) asıl hedefe yönelten bir araçtan başka bir şey olmamaktadır.
     
(2) Roma’nın Hıristiyanlığı kabul edip, onu devlet dini haline getirmesiyle başlayan “kadim bilginin kaybı” süreci   5.ci Y.Y.’da İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılmasıyla birlikte son kırıntılarını da ortadan kaldırılmış oldu. Ayrıca kadim Maya’ya ait belge ve kitapların tamamına yakınının Avrupalı misyoner din adamlarınca yok edildiğini biliyoruz. Dünyaya çok pahalıya mal olacak, yaklaşık 1500 yıllık bir dönemi karanlığa boğacak bir değişimdi bu.
 
(3) “2012:MARDUKLA RANDEVU” (8.ci baskı), Burak Eldem(İnkilap Yayınları) Ayrıca, Ruh ve Madde Yayınlarından “ONİKİNCİ GEZEGEN” adlı kitapta da bu konuda belgelere dayalı ayrıntılı bilgi bulunabilir.
 
(4) Bu konuda ayrıntılı bilgi ve belgeler için bkz. X-DERGİSİ (o212 252 86 46) Ayrıca, bilginin ört-bas edilmesinin ve saptırılmasının  çok büyük bir beşeri kusur olduğu Kur’an’da da  yer yer ifade edilmiştir. 

< Önceki

    Sayfa Basi
Yazıların hakları yazarlara aittir. Lütfen kendilerinden izin almadan yayınlamayınız
Ruhun özü Krizalit içinde saklı. Yıldız tozları, yeniden doğuşun işareti. Bir kelebek, reankarnasyon sancılarında ağulu yeşil çocukluk pembesi Sarı hüznü yılların düşsel uçuşlarda... Haberci Güvercin İnsan bedeninde kanatları hiiiç yok olmadan Melek şekline büründü ruh Basubadelmevt! Ruhun Yükselişi Seni Seviyorum Kelebek ömrü kadar sonsuz. Başka hayatlarda yitirip, Farklı boyutlarda bulduğumuz birileri. Ruhun Yükselişi! Seni Seviyorum