Yıldızlı bir gecenin sonsuzluğunda, geldi o yıldızlardan birinden... Dünya zamanı 1 Nisan 1955...
Uludağ’ın eteklerindeki yemyeşil bir kentte aldı ilk soluklarını... Bursa...
Annesine söyledi ilk şarkılarını.... Ve onun yüreğinden tanıdı ilk kez dünyayı... Yüreğiyle büyüttü onu annesi...
O da aşık oldu...O da tümümüz gibi aşkını acıya dönüştürdü zaman zaman.... Bu dönüşümün sonu yoktu... Aşkın girdaplarında, bungunca devinirken yazdı onlarca şarkısını.... Şarkılarında aşk vardı, anlatamayış vardı, aşkını haykıramayış vardı...
“Görüyorum, duyuyorum, konuşamıyorum” derken, seslendiği sevgiliydi, ama o da sonradan anlamış olmalı; aslında seslendiği sevgilinin bizler olduğunu... gördüklerinin duyduklarının ama o an anlatamadıklarının evresel bilgiler olduklarını...
Ve delirmek üzere olduğunu hissettiği bir gece, açtı kendini evrenin sevgisine, bilgeliğine... Ve akmaya başladı bilgiler Işıktan bir sevgiyle. Delirmek bile onun için bir evrensel bir ironiydi, çünkü biliyordu, “Sanatçılar evrenin delileridir. Onlara sınır konulamaz. Engellenemezler. Çünkü onlar bugünden geleceği yaratırlar. Geleceğin dünyasında yaşarlar. Ve ancak o izdüşümsel gelecek geldiğinde anlaşılır, onlar deli değil, dahi oldukları... Deliliğin tarihinde dahilik anlatılır... Yoktan var eden dahidir... Aslında gerçek şu ki, hiçbir şeyde yoktan var olmaz... Sanatçılar evrenden alırlar tüm bilgilerini, bilgeliklerini, yaratıcılıklarını... Çünkü onlar duyulmayanı duymak, görünmeyeni görmek için gelmişlerdir bu dünyaya, görmeyen gözlere evrensel mutluluğu anlatmak için, işitmeyen kulaklara yaradanı ve o muhteşem sevgisini fısıldamak için... Ve daha kimbilir daha neleri anlatabilmek, resmedebilmek, yazabilmek için... Yüreklerinden kanat çırpıp evrene, oradan aldıklarını yine yüreklerinden sunabilmek için...
Özlem Süyev