Sayfa 15 Toplam: 19
4.4. Eğitim için dilin önemi ve sohbet metodu
Aslında evrendeki her şey aşkı dile getirir. Evrende var olan her şey Allah'ın tecellisi olduğuna göre, çeşitli şekillerde dile gelen de Allah'tır:
"Diyen Ol, işiten Ol, gören Ol, gösteren Ol Her sözü söyleyen Ol, sûret cân menzilidir.
Sûret söz kanda buldu, söz ıssı kaçan oldu Sûrete kendi geldi, dil hikmetin yoludur." (47)
Evrende her şekilde söyleyen O'dur; söz de O'dur. Evren, Allah tarafından her an taze olarak yeniden yaratıldığına, her dem taptaze, ama geçmişten ve gelecekten kopuk olmayan bir yaşayış içinde bulunduğuna göre, sadece Allah'ın tecellisini anlatmak için bile söz yetmez. Çünkü çoğu kez oluş, sözden binlerce kat daha açık ve daha doğru anlatma gücüne sahiptir.
Zaten dil de, Allah'ın, diğer varlıklardan farklı olarak insana verdiği en büyük lütuflarından birisidir.
Varlıklar ve olayların o andaki çok zengin anlatım biçimlerinden farklı olarak, dil, insanların onları daha üst düzeyde değerlendirmelerini, birbirlerine aktarmalarını, yeni tasarımlar kurabilmelerini sağlar. Dil de Allah'ın bir tecellisidir ve muhakkak ki, tecelliye çok büyük bir zenginlik ve ivme kazandırmıştır. Ancak unutulmaması gerekir ki, insanda dile gelen, Allah'ın iradesidir.
"Öğret imdi dil ne desin, şart oldur seni söylesin Tevfik yâri kılar ise, gayri dile söyletmeyem.
Benim değil bu keleci, devlet senin Yunus neci? Çün dilime kâdir sendin, sensiz dilim uzatmayam."88)
İnsan, belirli bir süre için, bir imtihan ortamı olan bu dünyaya gönderilmiştir. Buraya gelirken kendisinden söz de alınmıştır. Bu verilmiş sözü hatırlayarak, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak iyi düşünmeli, ortaya iyi işler koymalı ve sonunda varacağı yer ile bağlantısını hiç bir zaman kesmemelidir.
Tasavvufta çoğu âşıklar, bir kere asıl vatanlarının farkına vardıktan sonra bu dünyadan tamamen geçmişler, sabırsızlıkla ana vatana özlemlerini dile getirmişler, vaktinden önce oraya varmak istemişlerdir.
Allah'ın bu dünyada çizdiği doğru yoldan ayrılmamak, sorumluluk ve yükümlülükleri yerine getirmek gerekir. Ama aşk, vatan özlemi ve orada, Allah'ın engin zâtı içinde yok olma arzusu çoğu âşıkları dünya hayat standartlarının dışına çıkartmıştır. Yunus da, bunlardan biridir:
"Bu dünyaya gelen kişi, âhır gene gitmek gerek Misafirdir, vatanına bir gün sefer etmek gerek.
Gönül nice terkitmeye Dost eline giden yola Âşık kişiler cânını bu yola harc etse gerek.
Cân neye ulaşır ise, akıl da ona harcolur Gönül neyi sever ise, dil onu şerhetse gerek." (172)
Gerçi dil, Allah'ı söyleyecek, onun tecellilerini anlatacaktır ama buna kâdir midir? Dilin doğru ve tam söylemesi esastır. Bu noktada bir hata yapmamak için, dervişler genellikle susarlar. Ama içindeki aşk öyle bir noktaya gelir ki, âşıkın her tarafından sızmaya başlar; göz ve kulaklardaki perdeler açılır, dildeki başlar çözülür, âdeta insanın içinde Tanrı konuşmaya başlar.
"İlm ü amel sözü değil Yunus dili söylediği Dil ne bilir Dost haberin, ben Dost ile nice birem." (103)
Söz ile anlatımın gücü, bu gücü doğru kullanmanın insanı nasıl yücelttiği, yanlış kullanmanın onlar için nasıl felâketlere neden olduğu, Doğu edebiyatında öteden beri en çok işlenen konuların başında gelir. Seslerin kelime ve cümleler halinde anlatım gücünün birdenbire artması, insanlara verilmiş bir özelliktir. Bu özelliği zaman ve mekân içinde bütün insanlar sonuna kadar kullanmıştır. İnsanlararası savaş ve barışların, sevgi ve nefretlerin temeli bu olmuştur.
Dolayısıyla insanların eğitmesinde, onlara doğru yolun gösterilmesinde kullanılacak en etkili yollardan biri de sözlü anlatım ve sözlü tesirdir. Zaman geçtikçe insanlararası haberleşme ve etkileşimde dilsel anlatımın gücü artmaktadır.
Tasavvuf eğitiminde de söz, eğitimin temelinde yer almıştır. Müritler uzun süre sadece şeyhlerinin sohbetlerini dinlemişler; şeyhler de müritlerinin aklını ve gönlünü sözle yönlendirmeye çalışmışlar ve bunda da başarılı olmuşlardır.
Tasavvuftaki yaygın kanaat, Tanrı'nın insanları yönlendiriken genellikle sözle yönlendirdiği şeklindedir. Değişik insanlarda konuşan, konuşmalarla insanları yönelendiren Allah'tır. Yunus, bir şiirinde bunu şöyle anlatır:
"Ey sözlerin aslın bilen gel, de, bu söz nerden gelir? Söz aslını anlamayan sanır bu söz benden gelir.
Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil Bu yürüyen halktan değil, Hâlık âvâzından gelir.
Biz bir bahane arada, ayruk de elden ne gele? Hakk çün emir eyler câna, bu keleci ondan gelir." (51)
Tanrı, evrenin her yerinde binlece âyet ile kendini açığa koyarken, her an insanların gönlüne ve aklına getirdiği düşüncelerle, ortada apaçık duran Kitabı ve peygamberleri ile insanlı doğru hareket etmeye çağırırken, insanlar bu daveti niçin duymazlar?
Âşıkların dilini çözüp, oradan hikmetlerini akıtan da Allah'tır. Her şey, onun kendini açığa çıkarması için bir vasıtadır.
"Miskin Yunus bu sözü kend'özünden eyitmez Hakk Çalap veribidi sabağın dilimize." (124)
Söz vasıtasıyla kimi yükselir, kimi alçalır; yükselme ve alçalma elbette tecellidir, ama burada insanın, Allah'ın kendine verdiği iradeyi de sonuna kadar kullanması gerekir. Yunus
"Söz kılır kaygıyı şâd, söz kılır bilişi yâd Eğer horluk, eğer izzet, her kişiye sözden gelir." (51)
diyor. Gene başka bir şiirinde
"Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz." (68)
diye başlayan Yunus, doğru söylenmeyen bir sözün cevheri kara toprağa çevirdiğini, gafletle söylenen bir sözün cana sebep olacağını, insanı yükseldiği yerden aşağıya düşüreceğini; buna karşılık yerinde söylenen bir sözün bu dünya cehennemini bile sekiz cennete çevirebileceğini anlatır. Ona göre, iyi sözler her işi başarıya ulaştırır (117).
Sözü söylerken yerini, zamanını ve söyleyiş biçimini iyi ayarlamak gerektiği gibi, sözün kime söyleneceğine de dikkat etmelidir. Anlamları bilmeyen, söylenen sözü doğru anlamayacak kişiye söz söylenir mi? Söz, anlayan için bir anlam ifade eder; onu tam anlamayan için hiç bir şey ifade etmediği gibi, yanlış anlayanları da yanlış yollara sevkeder.
Öte yandan, sözü doğru anlayan kişilere söylemek de yetmez; bir de gerektiği kadar söz söylemelidir.
"Onsuz sözün gör nedir, çok söz hayvan yüküdür Ârife bir söz yeter, tende cevher var ise." (194)
Tasavvufun dershaneleri, dost meclisleridir ve buralarda sadece sohbet yapılır; göz perdeleri burada açılır, kulaklar burada duyar; olayların ve varlıkların gerçek yüzleri burada ortaya çıkmaya başlar. Bu meclislerde önce, aklın nefisten bağımsızlığı sağlanır ve insan, aklın rehberliğinde gidebildiği kadar gider. Daha sonra akıl imâna, imân sevgiye dönüşür. Allah'ın tecellileri arasında onun bir tecellisi olarak yaşamanın hoşluğu, manevî hazzı duyulur. Kendi nefsini terbiye, onu tamamen kontrol altına alma yönünde fiilî hazırlıklara girişilir. Dünya, önce hayal ve düşe dönüşür, sonra bu hayal ve düşten kurtulma çabası verilir. Bütün bunların temeli dost meclislerinde, sohbetler sırasında atılır. "Yunus'un gözü-gönlü doludur Hakk sevgisi Sohbet ihtiyar eden, yâd u bilişten geçer." (158)
Sohbetlerde bilgiler ve algılar kontrol edilir, bunların yanlışlığı açıkça ortaya konur. Dünya yeni bir gözle değerlendirilir. Yeni bilgilerin ve dolayısıyla algıların daha sağlam temeller üzerine kurulacağı öğretilir. Olayların ve varlıkların gerisindeki anlamlara, "sırlara" ulaşılır; orada teneffüs edilen, âdeta, gerçekliğin nefesidir:
"Bu sohbete gelmeyenler, Hakk nefesi almayanlar Sürün onu burdan gitsin, durur ise çok iş eder." (158)
Orada içilen aşk şarabıdır, bütün evrene ve onun gerisinde her an her şeyi yaratmakta olan Allah'a duyulan sevgidir:
"Sohbetimiz ilâhidir, sözümüz Kevser suyudur Şâhımız şahlar şahıdır, çalgımız dost firakı.
Kim ki bir dem sohbet ola, müftî-müderris mât ola Bir ilâhî devlet ola, ondan içen oldu bâki." (139)
Sohbetler, okumaktan çok daha etkilidir; hem bahsettiği gerçekler açısından hem sohbetlerde oluşan manevî eğitim ortamı bakımından. Bir yerde hep zekâya hitabedilir, oraya bilgi yüklenir; diğer tarafta en azından akla ve daha ziyade gönüle hitabedilir, orada bir ışık oluşturulmaya, bu ışığın bütün iç dünyayı aydınlatmasına, iç duyu organlarını uyandırmasına çalışılır.
Her insana kendi değeri, kendi öz benliğindeki hakikat pınarı gösterilmeye ve insan, o gönül merkezinin yönetimine sokulmaya çalışılır. Eğer bu başarılırsa, hem insanın kendi değeri ortaya çıkacak hem de kendi değerini gören, başkalarında da aynı yüce merkezin buluduğunu farkederek onlara da saygı gösterecektir. Böylece mikrokosmostan makrokozmosa kadar Allah'ın tecellisi olan bu evrene saygılı, yumuşak ama etkin bir bakış açısından bakabilecektir. Bunlar erenlerin sohbetlerinde kazanılır.
"Erenlerin sohbeti arttırır ma'rifeti Bî derdleri sohbetten her dem süresim gelir." (59)
Sohbetlerde oluşan dert, dünyayla, dünyanın problemleriyle ve ıstıraplarıyla ilgilenmekten doğan derttir. Dervişler bu dertleri sadece yaşadıkları an içinde değil, zaman ve mekâna yayılmış şekilleriyle de duyarlar.
İnsan nasıl yemek ve içmekle bedeninin dış biçimini geliştiriyorsa, sohbetlerle de ruhunu, "canını" geliştirir. Sohbetlerde alınan "can nimeti"dir.
"Sohbet cânı semirtir, hem âşıkın ömrüdür Sohbet Çalab'ın emriyle, erenin himmetidir." (52)
|