Sayfa 13 Toplam: 19
4.2. Eğitimde yanlış anlayış ve uygulamalar: medreselerdeki ilim öğretimi
Tasavvufun eğitim anlayışı, o zaman çok yaygın olan medrese eğitiminden farklı, hattâ bazı açılardan ona tamamen zıt idi. Bu farklılık ve zıtlık konu, amaç, metod ve kurumlar bakımından idi. Medreselerde öğretimin ana konusu din idi. Din ise, bu dünyada ve öte dünyada Allah'ın dosdoğru yolunun asgarî şartlarını veriyordu. Dinin insanları eğitme biçimi, onların, nefsanî duyguları arasında dengeli biçimde yaşamalarını sağlamaya yönelikti. Ama bu eğitim onları Allah'ın gerçeklik denizine dalmaktan alıkoyuyordu.
Konunun rahatça anlaşılabilmesi için, Yunus'un ve tasavvufun bu konulara bakışını kısaca görmek gerekir. Yunus'un din anlayışı, şerîatın din anlayışından daha farklı; kendince ondan daha ileri idi. Medrese mezunlarının savunduğu "şerîat yolu", Yunus'a göre, menfaate dayalıydı ve insanları öte dünyada Cennet'e ulaştırmayı amaçlıyordu. Bunun için insanlar ibadet ve diğer dinî davranışları yapmak zorundaydılar.
Mutasavvıfların amacı ise, Cennet gibi, kendi nefislerinin rahat edeceği bir yere ulaşmak değil, yüce Allah'ın zâtında erimekti. Yunus, "Aşk imamdır bize, gönül cemaat" diye başlayan şiirinde, Allah'a dâima dua ettiklerini, onun dost yüzünü görüp varolan her şeydeki tecellinin arkasında Hakkı gördükten sonra kesin birliğe ulaştıklarını, artık şirk, ortak diye bir şeyin olmadığını, kendilerinin her dem onunla kaynaşıp onun iradesi doğrultusunda hareket ettiklerini anlatır.
"Belî(â) kavlin dedik evvelki demde Henüz bu demdir ol vakt u bu saat.
Derildi beşimiz bir vakte geldi Beşi bir eyleyip kim kıla tâat." (44)
Şerîat, İslâmın şartlarına sıkı sıkıya riayet edilmesini ister. Mutasavvıflar bu şartlara hiç hıyanet etmezler, hiç fitneye düşmezler; bu nedenle de davranışları diğer insanlarınkinden farklıdır.
Onlara göre, hakikat bir deniz; şerîat o denizde tahtadan bir gemidir. Hakikat denizindeki bazı fırtınalardan ve çok yüksek dalgalardan bu geminin tahtaları kırılabilir. Bu denizde bir tahta gemi ile seyahat etme yerine o denizde yüzmeyi, o denizin bir parçası olmayı öğrenmek daha doğru bir yoldur. Bir denizde yüzebilen kişi, gemi ile seyahat edenlerden çok daha ileridir.
"Bundan içeri haber işit eydeyim ey yâr Hakikatin kâfiri, şer'in evliyasıdır." (49)
Şerîat, dünya işlerinin din açısından düzenlenmesidir. Aşk yoluna giren kişinin bu dünyada bir kararı, bir beklentisi yoktur. Bu dünya bilgisi, insanı bu dünyaya bağlar ve bu şekilde hakikat yolunda bir engel olur.
"Aşk erinin gönlü dolu pâdişahtan nevâledir Aşksız âdem nic'anlasın, çün şerîat havaledir." (66)
Aşk makamında, zamanın ve mekânın her boyutunda Allah'ın birliğini kabul eden, cümle yaratılmışı, cümle işleri O'nun eserleri, O'nun işleri olarak gören, her şeyin, her yerde, her an O'nun hüküm ve iradesinde olduğunu bilen kişiye, şerîat ayak yetiremez. Yunus, kendisinin şerîat yolunu izleyenlerden farkını şöyle anlatıyor:
"Şerîat oğlanları nice yol eyde bize Hakikat deryasında bahrı oldum yüzerim." (85)
Aşkın ilerlemiş mertebelerinde Yunus hem kendini o gerçeklik denizinden bir parça, hem de o denizleri, evrenleri kuşatan daha büyük bir gerçeklik olarak görüyor. "Benim ol aşk bahrisi, denizler hayran bana Derya benim katremdir, zerreler umman bana." (154)
Ayı, güneşi kendine kul sayan; Kur'ân'ın önderliğinde ezelî vatan olan Allah katına giden zamanların ve mekânların hâkimi ile şerîat ehli arasında gene de bir fark vardır.
"Şerîat ehli ırak, eremez bu menzile Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana." (154)
Şerîat, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla insanlara uzanan elleridir. Peygamberlerin yardımı olmadan Allah'ın sırrına ulaşmak mümkün değildir. Hakk yoluna, ancak şerîat ve tarikat kademelerinden geçilerek gidilir. Bu yoldan giderken haller, vecdler, marifetler v.s. ortaya çıkar.
İslâm tasavvufunda Hz. Muhammed'in koyduğu şeriata uymak, Mi'rac olayında Allah'a en çok yaklaşmış yaratılan olarak onun yolunu izlemek esastır. Yunus'un ve mutasavvıfların karşı olduğu, Hz. Muhammed'in şerîatı değil, şerîat olarak dünya hayatının alabildiğine yüceltmesi ve hattâ öte dünyanın da, bu dünyadaki nefislerin isteklerine göre âyarlanmasıdır. Muhammedî şerîat için Yunus'un dediği şudur:
"Mumsuz baldır şerîat, tortsuz yağdır tarikat Dost için balı yağa ne için katmayalar?" (65)
Bu dünyadaki insanları hayatın ebediliğine inandırmak; doğru ve âdil davranan, kendilerini yaratan Rablerine ibadet eden insanlar halinde tutmak için, zamanın ve mekânın değişik boyutlarındaki Cennet ve Cehennem yaşayışlarından haber verilmiştir. Alelâde insanlar için çok büyük terbiye edici özellikleri olan bu yerler, Yunus için pek anlam ifade etmiyor. Onun istediği Hakk'ın hakikatı içinde erimektir. Onun için Cennet'in hoş yaşayışı ile Cehennem'in yakıcı ateşi aynı şeydir (Tasavvuftaki "Nâr da Hakk, nûr da Hakk" görüşü gibi).
"Âşık mı derim ben ona, Tanrı'nın Uçmağın seve Uçmak hod bir tuzaktır, eblehler cânın tutmağa.
Tutulmadı Yunus cânı, geçti Tamu'dan Uçmağı Yola düşüp Dost'a gider, ol aslına uyakmağa." (38)
Allah'ın gerçeğine bir kere eren, "bir kere ol Dostun yüzünü gören", onun dışındaki hiç bir şeyle avunmaz; ne bu dünyadaki ne de öte dünyadaki hiç bir şey onun gözüne girmez.
"Sekiz Uçmağın hurisi eğer bezenip geleler Senin sevginden özgeyi gönlüm hiç kabul etmeye.
Yunus seni seveliden beşaret oldu cânına Her dem yeni dirliktedir, her giz ömrün eksitmeye." (40)
"Gözüm sana ermek için, elim sana ermek için" diye başlayan şiirinde de, Cennet için hiç bir arzusu olmadığını, kendisinin isteğinin bağ-bostan veya huriler olmadığını ve doğrudan Hakk'ı isteğini anlatır ( 104).
"Sensin benim cânım cânı, sensiz kararım yokturur Uçmak'ta sen olmaz isen, vallah nazarım yokturur." (62)
diyen Yunus, en büyük hazzının her şeyde Allah'ı görmek, O'nu seyretmek ve O'nu söylemek olduğunu anlatıyor.
Cennet ve Cehennem üzerine dayalı ve insan nefsinin öte dünyada sonsuz rahata ulaşması için bu dünyadaki hayatı düzenleyen din, mutasavvıfların daha baştan aştıkları bir hayat seviyesidir. Cennet ve Cehennem'e ilgi göstermeyen âşık için, bunlar üzerine kurulan dine de hacet yoktur.
"Din ü millet sorar isen, âşıklara din ne hâcet Âşık kişi harap olur, harap bilmez din-diyanet.
Tâat kılan Uçmak için, din tutmayan Tamu için Ol ikiden fariğ olur, neye benzer bu işâret." (45)
Âşık, dünyadan da, âhiretten de geçmiştir. İlim ve ameli, zühd ü tâatı (dünyaya sırt çevirme ve gönüllü olarak Allah'ın emirlerine uyma), havf u recâyı (Allah'tan korkma ve O'ndan ümidi kesmeme) bırakmıştır; Kıyâmet'i yoktur onun, sorgusu, Sırat'ı da yoktur.
"Ey âşıklar, ey âşıklar, aşk mezheb ü dindir bana Gördü gözüm Dost yüzünü, yas kamu düğündür bana." (41 )
Yunus, sen-ben, kul-sultan ayrımını kaldırmıştır. Ezel ile ebed, onun için dün ile bugün gibidir. O, bu dünyayı şöyle bir görmek için gelmiş, görmüş ve geri ezelî vatanda yaşamaya karar vermiştir. Ama onun buradaki yaşayışı da Hakk'a teslim olmuş bir yaşayıştır, Cennet'lere bedeldir.
"Kullarına va'deyledi, yarın Uçmak verem dedi Ol dostların sevindiği, yarınım bugündür bana.
Yunus seni din edindi, din nedir, îmân edindi Âşık bugün-yarın n'olur, işi budur önden sona." (41)
Aslında evrendeki herşey, Allah'ın bilgisi, plânı ve iradesi dahilinde olmaktadır. Evrene bakarken bu bilinçle bakmak gerekir. Olayların ve varlıkların gerisindeki gücü iyi tanımak gerekir. Ayağınıza bir taş değdiği zaman veya birisi bir taş vurduğu zaman taşa kızıp onu dövmenin, parçalamanın bir mantığı olur mu?
"Hiç kimesne kendinden hâlden hâle gelmedi Cümlemizin hâlini ma'şuk eder mukarrer." (46)
Öyleyse her şeyin Hakk'tan geldiğini bilerek olaylara, yaratıklara belli bir hoşgörü ile bakmalıdır. Tanrı her şeyi yapandır ama, gerek yaptıklarını gerekse insanların gözünü perdelemiştir. Görebilenler için Tanrı'nın gerçeği apaçık ortadadır, göremeyenler için ise asla farkedilmeyecek kadar perdeler altındadır. Âşık, bu perdeleri kaldırmıştır ve her şeyi apaçık görmekte, gördüklerinin ise çok azını söylemektedir.
"Şerîat edebinden korkaram söylemeğe Yoksa eydeyeyidim dahi ayrıksı haber." (46)
Âşık, bu gerçeklere ulaştığı için kârı-zararı, malı-mülkü çoktan bırakmış, bu sonlu zamandan sonsuz zaman boyutuna geçmiş, bütün dünyevî değer ölçülerinin üzerine çıkmıştır:
"Küfr ile imân dahi hicap imiş bu yolda Safâlaştık küfr ile, îmân yağmaya verdik." (77)
Küfür ile imânı bile, bu dünyada Allah ile kulları arasındaki pardelerden birisi olarak niteleyen Yunus, ulaştığı gerçeklik makamında sık sık Allah'ta erimekte, dünyada gördüklerini o gözle izah etmektedir. "Dünya benim rızkımdurur, kavmi benim kavmim-durur" derken ulaştığı geniş görüş de bundan kaynaklanıyordu. Yunus, ancak Allah katında, onu gerçekleri içinde eridikçe canlıydı ve anlamlıydı.
"Dinim, îmânım Ol'durur, O'nsuz olursam dünyada Ne puta, haça taparım, ne dîn ü îmân tutarım." (88)
Yunus, cân içinde cândır. Şerîatın, ilmin, amelin korumasından öteye geçmiştir. O, Allah'ın gerçeklerini bütün açıklığı ile bilme ve görme sahalarından (ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn, Kur'ânı Kerim 102/7) o oluşa katılma ve oluşun zaman ve mekân içindeki bütün safhalarında yaşama aşamasına (hakke'l-yakîn) geçmiştir. Şu dizeleri, o makamda söylemiştir:
"Oruç, namaz, zekat, hac cürm ü cinayet-durur Fakir bundan azattır, hass-ı havas içinde."(120)
Tanrı ile aradaki ayrılığı kaldırmak için, görünüşteki dinden daha ilerilere gitmek gerekir.
"Tadarsan aşk tadından, geçesin zâhir dinden Ayrılığın adından ol vakit kurtulasın." (198)
Bu şiirinden dolayı Yunus, muhakkak ki, o zaman da çok eleştirilmişti. O; bunlara karşı yazdığı bir şiirde, Allah'ın kendi gözündeki perdeyi kaldırdığını; ilim ve hikmet okuyanların, "gizli anlamları" şerhedenlerin bile, dünyaya hâlâ perdeli baktıklarını anlatır.
"Dosttan gayri kimse bilmez kâfir-müslüman kimdiğin Ben kılarım namazımı, Hakk geçirdiyse nâzımı." (130)
Görünüşte iyi olanların, dilinde ilm-i usul, sürekli namazında olanların, dışı bilgili ve pişmiş olanların, gerçekte, bunların tam zıddı olabileceklerini Yunus şöyle anlatır:
"Benim gibi mücrim kul, bir dahi isteye bul Dilimde ilm-i usul; dileğim dünya sever.
Dışım biliş içim yâd, dilim hoş gönlüm mürted İşim yavuz iyi ad, böyle fitne kanda var?" (53)
Dosta yakın bakma, hattâ onun içinde erime imkânı varken dünya nimetleri, inançları ve ilimleriyle uğraşmayı "Dosta ırak bakma" olarak niteleyen Yunus, Allah'ı açık görenin bu varlık evrenindeki nefs tuzağına düşmeyeceğini anlatır.
"İlim hod göz hicâbıdır, dünya-âhiret hesabıdır Kitap hod aşk kitâbıdır, bu okunan varak nedir?" (55)
Kaldı ki, bu dünyada İslâm dininin kitabı Kur'an-ı Kerim'i ve onun Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın sünnetini okuyanlar, buradaki gerek anlamlara hiç bir zaman ulaşamıyorlar:
"Lâ şerike okursun, sonra şerik katarsın Bire iki demegil, fitne kimden tutarsın?
Okursun tasrif kitap, nice binâ vü i'râb Havf u recâ sende yok, eyle kim bir Tatarsın.
Onikibin hadîsi cem eyledi Mustafa Unuttunuz siz onu, şerh ile söz satarsın.
Kılarsın riyâ namaz, yazuğun çok hayrın az Dinle neye varır söz, Cehennem'den bitersin." (108)
Burada eleştirilen şahsiyet ilim okur ama, değil Hakk'ı, kendini bile bilmez; gördüklerinden, okuduklarından ibret almaz; halka fetva verir, kendisi tutmaz; ilmi vardır, ameli yoktur. Ameli olmayan ilim de hiç bir işe yaramadığı gibi, insana dayanamayacağı kadar sorumluluk da yüklemiş olur.
Kendi gönlünü ve yaptıklarını Allah'ın her an okuduğunu hisseden, onun aşkıyla yanıp kavrulan, bu cihandan vazgeçip bilinmez mekânlarda onu arayan Yunus için, ilm-i hikmet okumak, Cennet ve Cehennem'le oyalanmak basit şeylerdir.
"Yedi Tamu dedikleri katlanmaya bir âhıma Sekiz Uçmak aldatmaya, bunda neye aldanayım?
Yüzbin hûri gelir ise aldanmaya bu cânımı Aşkın gönlüm yağmaladı, senden nice usanayım?
İlm-i Hikmet okuyanlar, aşktan feragattir bunlar Mansur oldum asın beni, her dillerde söyleneyim." (110)
Çok kitap okuyup da Yunus'u kınayanları, o, aşk kitabını okumaya, çevresindeki Hakk'ın tecellilerini görmeye çağırır: "Ey çok kitaplar okuyan, sen mi tutarsın bana dak? Tâ bilesin sırrı âyân, gel aşktan oku bir varak.
Okumagıl ilmin yüzün, ilme amel gerek güzin Aç gönlüden bâtın gözün, âşık-ma'şuk haline bak.
Âşık-ma'şuk birdir bile, aşktan gelir her menzile Biçare Yunus ne bile, ne kara okudu ne ak." (74)
Özellikle bu son dizeden Yunus'un okuma-yazma bilmez bir ümmî âşık olduğu hükmü çıkartılır. Oysa Yunus iyi bir eğitim görmüş, devrinin zâhirî ve özellikle bâtınî bilimlerinde geniş bilgi sahibi olmuştu. Yukarıda sözleri bir serzeniş olarak söylemiştir. Ama o ümmidir ve ümmî olmakla da övünür. Çünkü ümmilik tasavvufun ana esaslarından biridir, Allah'ın bilgisi karşısında bilgisizliktir; insanın ekilmemiş tarla, yazılmamış kâğıt gibi temiz olmasıdır. Allah'ın ilhamlarını, böyle bir ümmî gönüle, tertemiz bir kalbe beklemek gerekir.
Çeşitli kitaplar şerhetmekle gerçeğin anlamına ulaşılamaz. Çünkü gerçeklik çok büyük bir denizdir. Bu denizi dıştan bilmeye imkân yok; onun içine dalmak gerekir. Şerîatla, bu denizde sadece yüzeysel olarak dolaşılabilir. Dört kitabı okuyup anlamını bilmemek, gerçeğin içine girmemek demektir. "Dört kitabı şerheden âsidir hakikatte Zirâ tefsir okuyup ma'nasın bilmediler." (55)
Dört kitabın da esas anlamı aşktır.
"Dört kitabın ma'nası bellidir bir elifte Bir dedirmegil bana, ben bu yoldan azarım.
Çün aşkın kitabını okudum tahsil ettim Ne hâcet kim karayı ak üstüne yazarım."(85)
Yunus da, bir çok mutasavvıflar gibi, medreselerde eğitim gördükten sonra tasavvuf alanına geçmiştir. Hakk onun gönlünü açmış, gönlündeki büyük gerçeği, hakikata açılan pencereyi ona göstermiştir. Yunus bu yolda mesafe aldıkça zâhiri ilimlerden ve davranışlardan soğumuş, bu sahalardan uzaklaşmış; ama onların eleştirilerine karşı da her zaman hoşgörülü olmuştur.
"Mescitte medresede çok ibadet eyledim Aşk oduna yanıban ondan hâsıla geldim." (97)
"Yeni Yunus"u, aşk meydana getirmiştir. Bu, din adamlarının kolayca anlayabileceği bir durum değildir. Burada, ancak âşık olanların anlayabileceği yeni bir algılama boyutuna geçilmiştir.
"Medreseler müderrisi okumadılar bu dersi Şöyle kaldılar âciz, bilmediler ne bab-durur." (60)
Onların bilemedikleri, ulaşamadıkları aslında insanın kendi içindedir; dolayısıyla insanın o büyük uykusundan uyanıp, kendi içindeki gerçeğe ulaşması gerekir. Burada Yunus'un hitabı şöyledir:
"Mescid ü medrese sende, sen dört yana perakende Ne kaldın sen bu erkânda, işin katı düşvar-durur." (67)
Yunus, Risâletü'n-Nushiyye'sinde, yapılacak öğretimin insana kendisini öğretmesi gerektiğini, esas amacın bu olduğunu anlatır:
"Nidiverir sana elin yuduğun Seni unutturur mu okuduğun?" (16)
İlim hiç bir zaman insana kendisini unutturmamalı, bilakis onun kendi özünü bulmasına yardımcı olmalıdır. Oysa uygulamada, ilim insanı dünya hayatıyla o kadar çok meşgul ediyor ki, onun kendini bilme ve öğrenmesini uzun yıllar engelliyor. Yunus'un da bu duruma düşmüş olduğunu şu dizelerden anlıyoruz:
"Nice devran kim, anda rıhle urdun Okuyup aşr u âyet yolda durdun.
Nice ilm ü amel sen bu tapuda Nice yıldan berisin bu kapuda.
Sözüm kend'özümedir, nükte değil Bilin cân birlik' ikilikte değil." (18-19)
Yunus, insanı gerçeklik boyutuna ulaştırmayan, sadece bu dünyada oyalanması sırasında ona bazı ilkeler vermek isteyen medrese eğitiminin özüne karşı olduğu gibi, uygulamadaki yüzeyselliğine ve hızına da karşıdır.
Âşıkları okuyan ve okutan Allah'tır. Medreselerde biraz okuyan ise, kendini derin danışman gibi görerek dervişlerle yarışmaya kalkar.
"Dosttur bizi okuyan, üstümüzde şakıyan Şimd' üçbuçuk okuyan, derin danışman olur.
Danışmanın câhili unamaz dervişleri Derviş ile danışman yavlak üşengeç olur.
Dânişmend oldur geldi, okuduğunu buldu Ehl dervişlere cânı, katı karışgan olur.
Hey bîçâre danışman, et derviş-i dervişân Dervişlere erişen, işine pişmân olur." (63)
Dânişmendlerin okuduklarını tutmamasını birçok Kıyâmet alâmetleri arasında sayan Yunus (65), kendisine de, Dost'tan haber gelip bu dünyada ezelî vatan yolcuğu için bazı hazırlıklar yapmak gerektiği uyarılarının sonunda şöyle diyor:
"Eyidin Yunus'a dursun, yüzünü toprağa sürsün Öğüdün kendine versin, okuduğun tutsun demiş." (71)
İnsanı olgunlaştıracak, hidayete erdirecek olan sadece okumak veya sohbetlere katılmak değildir; doğru davranış ve hareketler göstermektir. İnsan için hedef ve son değerlendirme budur; yoksa okuma ve dinleme bu yolda sadece bir araçtır.
"Kim ki bir dem sohbet ola, müfti-müderris mat ola Bir ilâhi devlet ola, ondan içen oldu bâki. Hırka ile tâc yol vermez, fereciyle âlim olmaz Din-diyanet olmayıcak okusan yüzbin varakı.
Okudun yedi mushafı, ha tâat gösterir sâfi Çün ki amel eylemedin, gerekse var yüzbin oku." (139)
Gerek maddî gerekse manevî dünyadaki en açık gerçeklik candır, ruhtur. Varlığı değişik şekil ve maddeler düzeyinde tutan, onların kendi aralarında olaylar meydana getiren, büyüten, hareket ettiren, olgunlaştıran candır. İnsanın maddî unsurları bu dünyadan, ama ruhu, canı, gönlü başka bir dünyadandır. Yunus, hakkında pek az şey bildiğimiz, Allah katından gelen bu unsura (Kur'ân-ı Kerim 17/85) şöyle işaret ediyordu:
"Ruhumdan kimesne haber veremez Emrdir, kadırlığı verir hareket." (44)
Ruh, gönül, can, akıl bu dünyaya da ayak uydurabilirler, öte dünyaya da! Ama onların esas vatanı Yüce Allah'ın birliğidir. Bu unsurlar onu isterler, özellikle de aşk içine düştükten sonra. Aşka düşmüş insanın Cennet'te, Cehennem'de gözünün olmaması, bunların kendi esas kaynaklarının farkına varmalarından dolayıdır.
"Gönlüm, cânım, aklım, bilim senin ile karar eder Can kanadı açık gerek uçuban Dost'a gitmeğe.
Âşık mı derim ben ona Tanrı'nın Uçmağın seve Uçmak hod bir tuzakdurur eblehler cânın tutmağa.
Tutulmadı Yunus cânı, geçti Tamu'dan Uçmağı Yola düşüp Dost'a gider, ol asılna uyakmağa." (38)
Can veya ruh, bütün varlıklardaki Hakk'ın kudretidir. O kudret ile Allah bütün evrenlere, evrenler içindeki en küçük zerrelere kadar her şeye hükmeder. Bu kudretini istediği gibi yönlendirir ve istediği zaman da geri çeker.
"Bilenlere sormak gerek, bu tendeki cân neyimiş? Cân hod Hakk'ın kudretidir, damardaki kan neyimiş?(71)
Ten fânidir, cân ölmez, gidenler geri dönmez Ölür ise ten ölür, cânlar ölesi değil." (80)
Canlar, Tanrı katından gelen ve bütün oluşu yönlendiren güçler olduğu için, içimizdeki can veya gönüle yönelmeliyiz. Onun için bunlar Tanrı'yı en iyi aksettiren makamlardır ve insanların kurtuluşa ermeleri, eğitilmeleri, doğru yolu bulmaları, Tanrı'nın bu merkezler vasıtasıyla bize hidayet etmesiyle mümkündür.
"Gevher seven gönüller yüzbin yol eder ise Hakk'tan nasip olmazsa, nasip alası değil." (80)
Allah'ın insanlara yönelmesi, hidayet etmesi için insanın da kendi kendini temizlemesi, eğitilmeye, doğru yönlendirilmeye hazır olması gerekir. İnsandaki bu gayret; onun iradesine bağlıdır ve insan sorumluluklarının esasıdır.
"Gönül pisin yudun ise, kibr ü kini kodun ise İkrar bütün olmayınca erden nazar olmayısar." (47)
|