Sayfa 9 Toplam: 19
3.3. İnsanın manevî yönleri
3.3.1. Akıl ve bilgi
Akıl, Allah'ın yarattığı ilk şeydir. O da ruh gibi son derece lâtiftir; bizim, ancak eserlerini görebileceğimiz, kendisine ulaşamayacağımız değerli bir şeydir. Akıl, insan ruhunun bir sıfatı olarak da açıklanmaktadır. Ancak akıl algılara, algı da maddeye bağlıdır. İnsan hangi ortamda hangi maddelerle yaşıyorsa algıları, bilgisi ve aklı ona göre oluşur İnsan aklı, insanın içinde yaşadığı maddî gerçeği anlayıp ondan faydalanarak, ona uygun rahat bir hayat sürmesi içindir. Ama o, herşeyi sebep ve vasıtalarla algılamaya ve çözmeye çalıştığı için sık sık çok cesurca girişimlerde bulunur.
İslâm dini, inanmayı büyük ölçüde akıl üzerine kurmuştur. Çünkü inanmak için bu dünyadaki bir çok şeyi anlamak, bilmek gerekir. Görüleni, duyulanı, algılanan her şeyi bilgi sistemine yerleştirmek ve onu da imanın temeline koymak gerekir. Yoksa akıl ve bilgi üzerine kurulmayan bir iman, öncekilerin bilinçsizce bir taklidinden başka bir şey olamaz. Eskilerin âdet ve yanlış inançlarına taklitle körü körüne bağlı kalma ise, Kur'ân-ı Kerim'de âdeta yasaklanmıştır. İslâm dini bir çok âyetinde insanları düşünmeye, incelemeye, göz önüne almaya, tedbire, rasyonel davranmaya, anlamaya davet eder ki, bunların hepsi de akıl ile ilgili fonksiyonlardır. Kur'ân'da, akıllıları inanmaya ikna ile ilgili 766 âyet vardır.
İslâm dini belli bir noktaya kadar aklı rehber edinir, o noktadan sonra da akla rehber olur. İslâm, aklı ve düşünceyi taklit zincirinden kurtarmaya; insanı kendi duyumları ve muhakemesi ile devamlı taze bilgiler oluşturmaya davet eder. İslâm, insandan hür fikir ister; bu da akılla olur. Aklı ve düşünceyi sınırlayacak, esir edecek her türlü sisteme ve geleneğe karşı çıkar. O, inanmaya mecbur etmez, çeşitli delillerle inanmaya davet eder.
Hz. Muhammed de, bir çok hadislerinde insanın dininin aklı olduğunu; aklı olmayanın dininin olamayacağını veya doğru inanca ulaşamayacağını, inancın ancak akıl derecesinde olabileceğini belirtir. Mes'elelere her durumda akılla yaklaşmalıdır. Düşünmek (nafile) ibadetten hayırlıdır ve insanların birbirlerine üstünlükleri ancak akılları oranındadır; çünkü iman da, iyi amel de akıllı olmaya bağlıdır. Allah'ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biri akıldır. Biz, bu ölçüye dayanarak iyiyi kötüden ayırabiliriz.
Ancak, akıl konusunda kelâmcılarla nasçılar ve mutasavvıflar arasında bir hadis uydurma yarışı başlamış, aklı öven veya kötüleyen bir çok uydurma hadis söylenmiştir.
İnsana verilen akıl, Tanrı katındaki tümel akla göre zaman, mekân ve algılarla sınırlı ve bunlara göre hareket eden bir akıl olarak verilmiştir. Eğer akıl bu dünyadaki maddelerle, algılarla sınırlanır ve zanlar arasında boğulup kalırsa, insanın ayağına dolanan, onu karanlıklara götüren bir "rehber" olmuş olur. Ama eğer bu dünyadaki anlamlara yönelir, maddelerin ve olayların idarecisi olan bilgiyi kavrar ve oradan Allah'a yönelirse, Hakk'ın tecellilerine en doğru bakış ile bakmış ve insan için bu dünya hayatında en iyi rehber olmuş olur.
Ruh, nur, akıl aslı bakımından görünmez; bunları ancak maddedeki yansımalarıyla görürüz. Ruh maddede çeşitli varlıklar şeklinde yansır, nur görüntüler şeklinde, akıl da bilgi şeklinde. Meselâ, güneş olsa da varlıklar olmasa, onun ışığını göremeyiz. Aklı görebilmemiz için de madde gereklidir.
Madde sistemi, onun algılanması, sebep-sonuç bağlantılarının ortaya konması bizi bilgilere ulaştırır. Bilgiler gerçeklere dayandığı için, bilgi sistemlerinin taranıp karşılaştırılması olan düşünce de gerçeğe uygun olmalıdır. Gözlerimiz, Allah'ın tecellisi olan realiteyi görür, düşünceler de bu realite üzerinde olmalıdır.
Bilgi, tecelli ve varlıktır; varlık olmasa bilgi de olmaz. Maddelerle ve sebeplerle biliş, vasıtalı biliştir. Bilginin gelişmesi, ortamın ve maddenin gelişmesiyle, daha iyi bilinmesiyle olacaktır. Allah devamlı tecelli eder, şekilleri devamlı değiştirir ve bu şekilde hakikat da devamlı ortaya çıkar.
İnsan, hem madden hem de mânen en yüksek varlıktır. Bütün varlıkların, bütün canlıların tabiatları insanda vardır. İnsan gerçeğe ulaşmada, bu kademelerin hepsinden faydalanmak zorundadır. İnsanın, canlılar içinde madden en yüksek olmasını, onun cinsel hayatında, mânen yüksekliğini ise, bilgide ve inançta görüyoruz. Dolayısıyla insan, aşağıların en aşağısı ve yükseklerin en yükseği olma potansiyelini elinde bulunduruyor. Bu madde-mânâ sentezinde, insan, ilkönce maddeyi bilerek işe başlamalıdır. Madde bilinmeden mânâyı bilmeye çalışmak koca bir vehimdir, boş şeyle uğraşmaktır.
Mânâ bilgisine maddiyattan geçilir. Kâmil insan, varlık kademelerinin hepsinden sırayla geçmelidir. Maddeyi kaldıracak olursak ruhumuz neyi algılayacak, aklımız neyi bilecektir. İşe maddeden başlamalı, ancak maddeye hapsolup kalmamalıdır: Çünkü sebepleri ve sonuçları anlamlar katında yakalamak gerekir. Maddede kalan insan, yaratılışta kendisine verilen potansiyeli kullanmamış, hem maddeyi hem mânâyı anlayabilecek bir göze ulaşmamış demektir. Unutmamalı ki, madde ve mânâ bir bütündür; bir tanesi olmadan bir diğeri işe yaramaz. Ancak maddeler geçici, mânâlar ise süreklidir. Bu nedenle bilgi tek tek maddeler üzerine kurulamaz, zaman ve mekân içinde onların bir çoğunu kuşatan mânâlar üzerine kurulur.
Tasavvufta, aklın tanrılaştırılmasına, her şeyin onunla açıklanıp yapılabileceği inancına kesinlikle karşı çıkılır.
Akıl, Allah'ın yarattığı ve insanlara bahşettiği potansiyel bir güçtür. İnsan bu gücü kullanarak çevresinden elde ettiği algıları sistemleştirir, temel bilgileri oluşturur, bu temel bilgilerle düşünür ve gene içinde yaşadığı realiteye uygun yeni bilgilere ulaşır. Ancak bu bilgiler, gerçeği her an yaratmakta olan Allah'ın iradesine tâbidir. Dolayısıyla Allah'ın iradesine girmeyen bilgi ve akıl olamaz. Aklı ve bilgiyi bu yüce iradenin dışında veya üstünde tuttuğumuz an, bilgi ve akıl ayrıntılarda doğru ve güvenilir olsa bile temelde yanlış ve güvenilmez olur.
Bütün işlerin başında da, sonunda da Allah yetkili ve vekildir. Evrendeki her şeyi yaratan odur ve her şey, onun kendisine verdiği görevleri yapmaktadır. Bizleri de, yapmakta olduğumuz şeyleri de yaratan Allah'tır (Kur'ân-ı Kerim 37/96). O dilemeyince biz dileyemeyiz bile (Kur'ân-ı Kerim 81/29).
Hem yaratılışla bu kadar içiçe hem de yaratışın kayıtsız-şartsız hâkimi olan, hattâ bu evrenlerin yaratılışı onun çok kolay bir işi olan Allah'ın katına akılla ulaşabilme, onun akıl tarafından kapsanması, baştan imkânsız bir şeydir. Akıl, ancak Allah'ın bu varlıklar evreninde yarattığı varlık ve oluşların bazı anlamlarına ulaşıp, bizim bu dünyada doğru bir hayat yaşamamızı sağlar.
Evrenin yaratılmasında iki yön vardır; mülk ve melekût. Mülk, yaratılan her şeyin, insanların ve diğer canlıların duyu organlarıyla algılanan tarafıdır. Melekût ise, varlıkların ve olayların görünmeyen ama mülkü yönlendiren bölümüdür. Allah, her şeyin melekûtunu elinde bulundurur (Kur'ân-ı Kerim 36/83).
İnsanlar ve canlılar evrenin her tarafından her an fışkırıp duran Allah'ın âyetlerine bakıp, onları akılları ile değerlendirerek doğru yolu bulurlar. Bunlar, insanların kolaylıkla anlayıp doğru yolu bulacakları şekilde düzenlenmiştir.
Kur'ân bile, ilim sahibi olan insanların iyice anlayabilmeleri için tam bir eğitim kitabı tarzında indirilmiştir. Bu hususta bir çok âyet bulunmaktadır (Kur'ân-ı Kerim 6/65,97-98; 7/32; 30/22,37; 10/101; 16/11-12,79,104-105; 2/164,221,266; 24/1; 14/25; 57/9; 3/190; 51/20-21; 41/53 gibi)
Maddeye, dış dünyaya ait sırları çözebilecek olan akıl, iç sırları, duyu organlarımızla farkedemediğimiz melekût evrenini de çözebilir mi? Buna "evet" cevabı vermek zordur. Çünkü iç sırları anlamak için akıldan başka "lübb" sahibi olmak gerekir.
Maddî hayatı anlamak ve çözümlemek tek hedef olmamalıdır. Fenlerin ve hattâ irfan ve marifetin üstüne çıkıp "yakîn" bilgi sahibi olmak gerekir. Bunun için her an ve doğrudan Allah'ın öğretmenliğine (Kur'ân-ı Kerim 2/282), onun furkan ve nuruna (Kur'ân-ı Kerim 8/139), onun yol göstermesine (Kur'ân-ı Kerim 29/69) ve onun "ilm-i ledün" öğretmesine (Kur'ân-ı Kerim 18/65) ihtiyacımız vardır.
Mutasavvıfların belli bir dereceye kadar aklı gerekli görüp övmeleri, belli bir noktadan sonra, onun bir işe yaramayacağını, hattâ insanı yanlış yollara götürebileceğini belirterek yermeleri Yunus'un eserlerinde de görülmektedir.
Risâletü'n-Nushiyye'de Yunus Emre'den bize kalan azıcık düzyazı "fî ta'rifi'l-akl" adını taşımaktadır. Burada akıl üçe ayrılıyor:
1) Akl-ı ma'aş; dünya tertiplerini bildirir. 2) Akl-ı ma'ad; âhiret ahvalini bildirir. 3) Akl-ı küll; Allah-ı Taâlânın marifetini bildirir.
Buna göre iman da üçe ayrılıyor: akıldaki iman "ilm el-yakîn", gönüldeki iman "ayn el-yakîn", candaki iman da "hakk el-yakîn"dir.
Akıl, nefsin kötü özelliklerine karşı insanları sürekli uyarır. Yoksa tamamen nefs isteklerine göre yaşamak, olayların ardını önünü düşünmemek, insanca değil hayvanca bir yaşayış olurdu.
Mutasavvıflar, kelâmcıları ve özellikle realitenin yanlış yorumlanmasına yol açan akıl yürütmeyi reddediyorlar. Âdem ile meleklerin sınavından sonra, Âdem'e secde emrine İblis'in uymamasına aklının, yaratılış malzemelerini karşılaştıran akıl yürütmesinin sebep olduğunu; varlıkların tabiatlarındaki şeylerin ancak Allah'ın istemesi ve emri ile kendini gösterdiğini, dolayısıyle Allah'a inanmanın akıldan ve akıl yürütmeden önce geldiğini belirtiyorlar.
İnsanları hayvanlar grubundan ayıran en önemli özelliklerinden biri akıldır.
Akıl kibire, kine, tamaha karşı kanaati öğütler, bunların faydasız olduğunu gösterir, bu dünyaya aldanmamak gereğini anlatır. Akıl, maddeye ve mânâya karşı âdildir, bu yüzden insana da âdil yol gösterir.
"Akıl adl ıssı bir ulu kişidir Meded etmek sana anın işidir."(11)
Eğer devlet gerekse alka danış Mürebbisiz ileri varmaya iş."(13)
İnsan bedeninde, nefsin kötü niyet ve amellerine karşı aklın bir çok casusları vardır. Bunlar bütün vücuttan bilgileri akla ulaştırır. Akıl buna göre düşünür, insanı doğru yoldan ayırmayacak, ama nefsin ihtiyaclarını da karşılayacak tedbirler alır. Bu noktada, sabır ve kanaat gibi aklın yardımcıları da vardır.
Risâletü'n-Nushiyye'nin "destan-ı akl" adlı bölümünde de insanlardaki "akl-ı cüz'inin" onlara yapabilecekleri iyilikler üıerinde durulmaktadır. Burada gene, aklı olanın nefsin kötü huylarına en azgın isteklerine karşı duracağı; çünkü bu huy ve isteklerin insanların görüşünü, duyuşunu ve düşünmesini engellediği belirtilir. Bunlar insandaki göz ağrısı gibidir. Kendi nefsine bu kadar esir olan, aslında, kendi özüne düşmanlık yapmaktadır. Aklın insanlara en büyük faydası, onlara doğru yolu göstermesidir. Bu dünyanın da, öte dünyanın da temeli inanç ve doğruluktur.
Yunus'a göre akıl, can ve aşk aynı mekândandır, ezelî vatandandır.
"Evvel dahi bu akl ü cân, senin ile asl-ı mekân Ahır yine sensin mekân, uş varıram senden yana."(41)
Vücuttaki karanlıkların ortadan kaldırılması için ruhların akılla birleşip nur haline gelmeleri gerekir. İnsan tabiatının nuru akıldır.
Akıl tecrübeyle birleştikten sonra parlaklığı artar, güçlenir. Bu nedenle duyu organlarının temiz ve doğru algılarına ihtiyaç vardır. Yunan idealist filosoflarının duyu organlarına güvenmemelerine karşılık İslâmiyet, duyu organlarını Allah'ın insanlara verdiği en değerli nimet olarak görür; bakın, görün, işitin ve ona göre hareket edin, çünkü bu dünyadaki hareketlerinizden yarın sorumlu olacaksınız, der.
Ancak insandaki beş duyu organının bilgili, inançlı ve içimizdeki eşdeğeri duyu organlarıyla birlikte hareket ederek algılaması gerekir. Bilgili ve inançlı bir insan gözünün bir hayvan gözünden, eğitilmiş bir insan kulağının bir hayvan kulağından, hattâ bir makine kaydından farklı algılaması gerekir.
İnanç ve bilgiyle yapılanmayan bir akıl, hem duyu organlarını yanlış yönlendirir hem de oradan gelen algıları yanlış yorumlayarak insanı felâketten felâkete sürükler. Böyle bir durumda Ahmet bin Meşruk et-Tusî şöyle diyor: "Aklıyla, aklından aklı için korunmayan, aklıyla felâkete düşer, helak olur."
Akıl ve duyu organlarımız, bu yaratılmış ve her an yaratılmakta olan evreni bilmek için vardırlar. Ama o bu evreni bırakıp onu her an yaratmakta olan Allah'ın zâtını bilmek isterse, gücünden büyük bir işe kalkışmış olur, bilmek istediği şeye ulaşamayacağı gibi bir çok hatalar yapmaya da başlar.
Akıl, ancak inanç ve Allah aşkı ile birleşirse yaratılış amacına uygun çalışmaya başlar. Zaten insanın maddî varlığı gibi manevî varlığı da, Allah'ın yardımı ve yol göstermesi ile bir kararda durur. "Gönlüm cânım, aklım bilüm senin ile karar eder Cân kanadı açık gerek uçuban dosta gitmeğe."(38)
"Aklım başıma gelmedi aşk şarabın tatmayınca Kendiliğimi bilmedim gerçek ere yetmeyince.
Kendi bilişi ile kişi hiç erişe mi menzile? Allah'a eremez kalır, er eteğin tutmayınca."(193)
Aklın, gönlün ve canın birlikte çalıştığı, bunların birbirine destek olduğu, birbirlerini yönlendirdiği, Yunus'un çeşitli şiirlerinde işlenmiştir.
"Can neye ulaşır ise, akıl da âna harcolur Gönül neyi sever ise, dil ânı şerh etse gerek."(172)
Yunus için "bilmek" demek, Hakk'ı bilmek demektir. O, varlık düzeyindeki bilgileri gerçek bilgi olarak kabul etmez; bunları bırakarak yüksek bilgiye yönelmemizi ister.
"İlm ile, hikmet ile kimse ermez bu sırra Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz.
Alem ilmin okuyan, dört mezhep sırrın duyan Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el vuramaz.
Yunus cânını terket, bildiklerini terket Fena olmayan sûret, şâhına vâsıl olmaz."(167)
Allah, bu tabiatı yaratırken bütün varlıkların içine kendi özelliklerini gösteren ve varlıklarını sürdürecek; bütün olayların içine de onun akışını, oluşunu yönlendirecek bilgi sistemlerini koymuştur. Bunun için tabiatın her yanında devamlı olarak Allah'ın ilmi fışkırır. Tabiatın oldukça sabit veya az değişir bilgi sistemlerine karşı, insanda büyük bir bilgi potansiyeli her kuşakla birlikte boş olarak gelir. Böylece her insana, kendi bilgi sistemini yeniden oluşturma, ona göre seçme ve doğru yolu bulma hürriyet ve sorumluluğu verilmiştir. Bu nedenle eskinin gelenekleri ve bilgi sistemleri karşısında her insan tamamen bağımsızdır. Tabiattaki ve kendi dünyasındaki âyetleri çok iyi değerlendirip yorumlayarak doğru yolu bulabilir. Bu noktada Allah'ın insanlara güveni sonsuzdur. O, gerek melekler, gerek insanlar karşısında "Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim" uyarısını yapmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30).
İnsanda doğuştan gelen sabit bir bilgi sisteminin olmayışı, ona, zamana ve mekâna göre bilgisini sürekli kontrol etme ve yeniden oluşturma şansı verilmesi, onun yaratılışındaki en büyük hikmetlerden biridir. Allah'ın tecellisi devamlı olduğundan, ona, Allah'ın tecellisine tam anlamıyla katılma fırsatı verilmektedir.
İçinde yaşadığımız zaman ve mekân boyutunda, gerçekler bütün insanların rahatça anlayabilecekleri kadar açık olsaydı ve bütün insanlar bunu, doğru yolu bulacak derecede anlasalardı, gene insan yaratılışının bir anlamı kalmayacaktı. Oysa gerçeklik bütün insanların akıllarına, ruhlarına ve duyu organlarına aynen yansımıyor.
Bunun için insanların eğitilmesi gerekir.
Bu eğitim konusu üzerinde daha sonra ayrıntılı olarak durulacaktır. Ama burada, akıl ve bilgi konusuyla bağlantıları bakımından birkaç noktaya değinmek gerekir. Doğru bilgiye ulaşmada, aklı doğru kullanmada bir rehberin, bir mürşidin, bir şeyhin yardımına ihtiyaç vardır. Çünkü onlar daha önce doğru yolu bulmuşlar, kurtuluşa ermişler ve tekrar insanlara hizmet etmek üzere insanlar arasına gelmişlerdir (son noktaya ulaştıktan sonra tekrar başa dönmüşlerdir). Bu yola girmek isteyen kişi böyle bir ere kulluk etmeye başlayacak, onun himmetini, onun kendi ruhunu eğitmesini bekleyecektir.
"Yunus sen ârif isen, anladım bildim deme Tut miskinlik eteğin, âhır sana gerektir."(57)
Miskin olup bir şeyhe ulaşınca, onun, önceyi ve sonrayı bilen bilgi ve duyuşuna sığınmalıdır. Bu yolda da, kendi zayıf ve güvenilmez bilgisini muhakkak bırakmalıdır.
"Alın evliyanın elin, doğru varın Hakk'ın yolun Ma'ni budur belli bilin, bildim diyen bilmeyiser.
Yunus, imdi bildim deme, miskinliği elden koma Kimde miskinlik varısa, Hakk didarın ol göriser."(155)
|