Sayfa 7 Toplam: 19
3. YUNUS EMRE'NİN İNSAN ANLAYIŞI 3.1. Yaratılış
"Hiç kimise kendinden halden hale gelmedi Cümlemizin halini ma'şuk eder mukarrer" (46)
Varlıklar ve varlık sistemleri olan evren (âlemin), zaman içinde bir noktada Allah tarafından yaratılmıştır ve yaratılış her yerde, her zaman devam etmektedir. Oysa insanlar yaratılışın geçmişte bir kere veya çeşitli kademeler halinde olup, bugün tabiî akışı içinde gidiyormuş gibi bir hisse veya zanna kapılırlar ve hep ilk yaratışları merak ederler. İlk yaratılış gerçekten görkemlidir; ama şu anda evrenin her yanında cereyan etmekte olan yaratış da, daha az görkemli değildir.
Mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden, evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki yedi evre içinde incelerler. Onlara göre insan, varlık evreninin gayesi olduğu için en son yaratılan tür odur.
"Biz, gökleri ve yeri ve bunlar arasındaki ecrâmı altı günde yarattık da bize yorgunluk aczi dokunmadı" (Kur'ân-ı Kerim 50/38). Bu evrenleri zaman ve mekân içinde en ince ayrıntılarına kadar plânlayıp baştan sona levh-i mahfuza kaydeden yüce Allah, bunları mekânın bizim için uygun gördüğü bir yerinde, zamanın tatlı akışı içinde bize yaşatmaktadır.
Evrenin yaratılışına dair Kur'ân'da çeşitli âyetler bulunmaktadır. Allah, yedi kat gökleri ve yerde de göklere benzeyen tabakaları yaratmıştır. Bunların arasında her türlü emirler iner durur (Kur'ân-ı Kerim 65/12). Şu gök kubbe, şu gece, şu gündüz, şu güzelce döşenmiş-bezenmiş yeryüzü, akan sular, otlaklar, oturan dağlar... Bütün bunları Allah yaratmıştır ve biz insanların faydalanılması için yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 79/27- 33). "O, yaratışta ne dilerse onu arttırır" (Kur'ân-ı Kerim 35/1). Onun yarattığı herşey güzeldir ve o yaratışta en küçük bir hata bile bulamazsınız.
Bütün yaratılmış ve yaratılmakta olanlar, insan içindir. "O bir hâliktir ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizama koydu. O, herşeyi bilir bir alîmdir" (Kur'ân-ı Kerim 2/29).
İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.
İnsan, hayvanlar dünyasının en gelişmiş ve en mükemmel türü değil; o ayrı bir varlık türüdür. Mükemmellik ise her varlık için ayrı bir anlam taşır. Bazı hayvanların mükemmel oldukları öyle alanlar vardır ki, insan bu mükemmellik düzeyine ulaşamaz. Artık insanda, "hakkında pek fazla bir şey bilemeyeceğimiz" (Kur'ân-ı Kerim 17/85) bir insanî ruh vardır ki, bu, insanı bütün hayvanlar dünyasının kat kat üzerine çıkarmaktadır.
Bütün varlıklar insanın yaratılmasının hazırlıklarıdır; hepsi insana rahat bir temel, bir nimet ve sınav yeri olarak hazırlanmışlardır. İnsan, Allah'ın yer yüzündeki halifesi olması dolayısıyla bütün hizmetler ona yöneltilmeli ve hiçbir şey insanın üzerine çıkartılmamalıdır.
İnsanın dışında yaratılmış olan hiçbir varlık türü; ne melekler ne hayvanlar ne bitkiler, madenler vs. günahkâr değildir. Onlar öyle bir makamda yaratılmışlardır ki, ne terfi ederler ne de rütbeleri düşer. İsyan, günahkârlık, kötülük gibi şeyler, gelişmek üzere yaratıtmış insanların fiilleridir (Ali el-Havvas). İnsan, yaratılmış olan bütün tabiatın ortak ürünüdür. İnsan bütün canlılarla alâka halinde olduğu için her canlının saadeti ile mes'ut, elemiyle de müteellim olur (Bediüzzaman Said Nursî).
Yeryüzündeki insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına vesile olacak demektir. Bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın liyakatını ve ona olan güvenini göstermiştir. Bu görev ve bu güven insana büyük bir şeref bahşettiği gibi, büyük bir sorumluluk da yüklemektedir. Hz. Âdem, kendine gösterilen bu güveni Cennet'te iyi kullanamamış, kendine çizilen sınırı aşmış ve yeni sınav yeri olan bu Arz'a gönderilmiştir. Hem İblis'in Allah'a isyan etmesi, hem Âdem'in Cennet'te kendi nefsine zulmederek dünyaya gönderilmesi, Hakk'ın takdiri ve bilgisi dahilinde olmuştur. Her şey, her an onun iradesine göre cereyan etmektedir.
Allah, evrendeki her şeyi her an yeniden yaratmaya devam etmektedir "De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, Allah'ın yaratışa nasıl başladığını görün. Allah, yeni bir âhiret hayatını da tekrar başlatacaktır" (Kur'ân-ı Kerim 29/20).
Evrendeki her varlığın ve her oluşun özünde Allah olduğu için, ve Allah bütün âlemlerin terbiyecisi ("Rabbu'l-âlemin") olduğu için her şey şuurludur. Allah, yarattığı âlemlere karşı lütuf ve inayet sahibidir (Kur'ân-ı Kerim 3/108). Her varlık türü Allah'ın kuludur, sonunda ona gidecektir. Her varlık ona şükreder, hamdeder ve Allah katında bu varlıklar öylesine duyarlıdırlar ki, bizim cansız saydığımız varlıklar dahi ağlar (Kur'ân-ı Kerim 44/29). Yerdeki ve gökteki her şey, Allah'ın kendisine verdiği görevleri yapar (Kur'ân-ı Kerim 13/13, 15; 24/41 42); cinler ve melekler de öyle (Kur'ân-ı Kerim 51/56; 39/75).
Allah insanı, insan gibi düzülmüş kara balçıktan yaratmıştır (Kur'ân-ı Kerim 15/26-28). Evrenin bütün özelliklerini dikkate alarak onu en güzel şekilde yaratmıştır (Kur'ânı Kerim 95/4). Bu ilk insandan, ilk önce eşi olan Havva yaratılmıştır ve buradan da üreme yoluyla bütün insanlar yaratılmıştır ve hâlâ da yaratılmaktadır (Kur'ânı Kerim 7/189-191). İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışında meleklerin muhalefetini; Allah'ın Âdem'i özel olarak eğitip meleklerle sınava tâbi tuttuğunu, meleklerin "Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiç bir bilgimiz yoktur" diyerek sınavdan çekindiklerini, Âdem'e secde ettiklerini, İblis'in ise mukayese yapıp, gururlanıp secde etmediğini ve Allah tarafından lânetlendiğini Kur'ân haber veriyor (2/30-39).
Yunus, Hz. Âdem'in yaradılışında geçen bu olayları şöyle şiirleştirmiş:
"Çalap, Âdem cismini topraktan var eyledi Şeytan geldi Âdem'e tapmağa âr eyledi.
Eydür, ben oddan-nûrdan, ol bir avuç topraktan Bilmedi kim, Âdem'in için gevher eyledi.
Zâhir gördü, Âdem'in batınına bakmadı Bilmedi kim, Âdem'i halka server eyledi.
Kırk yıl kalıbı yattı, adı âlemi tuttu Gör şeytanı, buğzundan ne fitneler eyledi.
Âdem, İblis kim ola, işi işleten Çalap Ay ü güni yaratıp leyl ü nehâr eyledi.
Çalap eydür şol kula, inâyet benden ola Ne şeytan azdurısar, ne kimse kâr eyledi." (134-135)
Âdem ile eşi mutlu bir hayat yaşamaları için Cennet'e yerleştirilmiş, ancak bu kadar bolluk içinde kendilerine bazı sınırlar konulmuştur (Kur'ân-ı Kerim 2/35). Şeytan onların aklını çelerek bu yasağı çiğnetmiştir (Kur'ân-ı Kerim 7/20-22). Bunun üzerine Allah onları, geçici bir zaman için bu Arza göndermiştir (Kur'ân-ı Kerim 2/36). Bu da ancak Âdem'in tevbe etmesi, af dilemesi karşılığında olmuştur (Kur'ân-ı Kerim 7/23; 2/37).
Yunus Emre, "Risâlet al-Nushiyye" adlı eserinin başında, ilk insan olan Âdem'in yaratılışını şöyle anlatır:
"Padişahın hikmeti gör neyledi Od u su, toprag u yele söyledi.
Bismillah diyüp getirdi toprağı Ol arada hâzır oldu ol dağı.
Toprağıla suyu bünyad eyledi Ona Âdem demeği ad eyledi." (1)
Bu şekilde başlayan söyleyiş hava ile toprağın birleştirilip bedenin meydana getirilmesi, ateşin bu bedeni kızdırarak canı alabilir hale getirmesi ve Allah'ın emriyle bedene canın girmesi, canın girmesiyle bedenin nurlanması, bu sûrete ve bedene kavuşan canın sevinci, Âdem'in, kendisini yarattığından dolayı Yüce Allah'a şükretmesi anlatılıyor.
Daha sonra ise, bedenin yaratılmasında kullanılan dört ana maddenin (toprak, su, hava, ateş) insana ne gibi özellikler kazandırdığı sıralanıyor. Buna göre toprak sabır, iyi huy, tevekkül ve mekrümet (kerem, cömertlik) sıfatlarını; su safâ, sehâ (cömertlik), lütuf ve visâl (sevdiğine kavuşma) hallerini; hava kizb, riya, tezlik ve nefs heveslerini; ateş şehvet, kibir, tamah ve haset tadlarını; can ise izzet, vahdet, haya ve âdâb hisallerini (özelliklerini) kazandırmıştır.
"Yer gök yaradılmadan Hakk bir gevher eyledi Nazar kıldı gevhere sığmadı, devreyledi." (133) diye başlayan şiirinde de, o cevherden buğu çıktığını, buğudan gök yaratıldığını, gökyüzünün birçok yıldızlarla bezendiğini; aya-güneşe dönmelerinin emredildiği, suyun üzerinde göğün yaratıldığı, Azrâil'in yere inip bir avuç toprak aldığı ve bunun yoğurularak Âdem Peygamber'in yaratıldığı, can verildiği, dilinin söyler hale getirildiği ve insana çok büyük güçler verildiği anlatılmaktadır.
"Hakk bir gevher yarattı kendinin kudretinden" diye başlayan şiirinde de (109), bu cevhere bakarak onu erittiğini, buradan yedi kat gök ve yedi kat yer, yedi deniz yarattığını, yaratılmışlara şefkatinden Hz. Muhamed'i yarattığını anlattıktan sonra şöyle bitiriyor:
"Gayip işin kim bilir, meğer Kur'ân ilminden Yunus içti esridi ol gevher denizinden." (109)
Bizim canlarımız her şeyden evvel yaratılmıştı. O zaman henüz evren yaratılmamıştı. Canlar Allah ile dost halinde ve bütün canlar bir olarak uzun zaman geçti.
"Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zîr Konşıyudık cümlemiz, nûr dağın yaylar iken." (107)
Her şey sonradan yaratılmıştır.
"Ezelî biliş idik, birliğe bitmiş idik Mevcudat düştü ırak, vücut can yatağıdır." (54)
Demek ki, yaratılışla canlar birbirlerinden uzaklaşmış, ayrı ayrı vücutlar içine yerleştirilmiştir. Canlar her bedende Allah'ın emirleridir. Canlar nurdandır ve daha sonra da nura kavuşup gideceklerdir (147).
"Biz bizi bilmezidik biz' yaratan eyledi" (136-137) diye başlayan şiirinde gene benzer konuları işleyen Yunus, Allah'ın bizi açığa koyup kendini gizlediğini, artık insanın bütünlüğü ve gizliliğinin kalmadığını, Âdem'in çamurunu dört feriştehin yoğurduğunu, dolayısıyla bütün insanların özünün, mayasının bir olduğunu anlatır.
"Elest'de bileyidik, göz açtık "Belâ" dedik Eyiden Yunus idik, cümle birden eyledi." (137)
İlk yaratılış olduğu gibi, herkesi bir ikinci yaratış da olacaktır. "Elest" günü bu bütünlük içinde ele alındığında çok anlamlıdır. "Allah odur ki, mahlukatı ilk önce yaratan, sonra onu ölümünden sonra diriltecek olan odur. Ve bu iki yaratış da ona çok kolaydır. Yarattığı göklerde ve yerde onun için yüksek deliller vardır. Ve o, yarattıkları üzerinde en büyük hükümrandır. Yaratışında tam bir hikmet ve maslahat vardır" (Kur'ân-ı Kerim 30/27). "Biz ilk yaratışta yorulduk mu? Hayır; onlar, yeniden yaratılmaktan şüphe etmedeler" (Kur'ân-ı Kerim 50/15).
Allah gerek ilk insanı topraktan yarattığı zaman, gerekse daha sonraları annelerinin karnında yarattığı zaman onların her halini çok iyi bilir (Kur'ân-ı Kerim 53/32). İnsan, bu güzel şeklini kazanıncaya kadar çok çeşitli safhalardan geçirilerek yaratılmaktadır. İnsan her yaratılışında topraktan yaratılmaktadır ve öldükten sonra toprağa verilmektedir. Kıyâmet günü gene bütün insanlar Allah tarafından topraktan çıkartılacaktır (Kur'ân-ı Kerim 71/14-18). Kıyâmet gününün muhakkak olacağını belirten Yüce Allah, Kıyâmet sûresinin sonunda (36-40. âyetler) şöyle buyuruyor: "İnsanoğlu kendisinin boş bırakılacağını mı sanır? O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmuş, sonra Allah onu yaratıp şekil vermişti. Ondan erkek ve dişi olarak iki cins yaratmıştı. Bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Elbette yeter!"
Yunus'un şiirinde "Elest" gününden bahsediliyor. Allah insanı bir tür olarak yaratmaya karar verdiğinde, Kıyâmet'e kadar sırası geldikçe yaratılacak olan bütün insanlarla ahitleşmiştir. "Ben Rabbınız değil miyim?" ("Elestü bi Rabbikum?") sorusuna insanlar "Evet" ("Belâ") diye cevap vermişlerdi. Dolayısıyla Allah'a inanma ve onun çizdiği sınırlar ve gösterdiği doğru yolda yaşama hususunda her insan kendi kendinin şahididir ve Allah'a söz vermiştir. Bu, her insanda doğuştan Allah'a inanma ve doğru yaşama güdüsü, temeli var demektir. Her insan Allah'a ulaşma kudret ve yeteneğine sahiptir. Ancak insanlar çoğu zaman bu ahitleri unutmuşlardır (Kur'ân-ı Kerim 20/115; 2/27-28; 17/34; 32/14; 59/19).
Bu, insanın kendi öz benliğine yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan bu, aslında Allah'ın takdiridir. Çünkü unutma olmasa, günah işlemese insan tevbe edip Allah'ı yaratıcı olarak bilemez. Dolayısıyla günah, yanlış hareket, dinin başlangıcıdır; yeter ki doğrusu anlaşılsın ve doğru yoldan gitmeye karar verilsin. Gerçek insan, dünyanın onca aldatıcılıkları içinde doğruyu bulup Allah'la yaptığı sözleşmeyi hatırlamalıdır. Bunu yapamayan zalimdir, yanlış yoldadır ve bunun hesabı Kıyâmet günü sorulacaktır (Kur'ân-ı Kerim 2/27; 15/29; 24/25,65; 16/95). Allah insanlara bu hatırlatmayı yapabilmek için, doğru ile yanlışı, iman ile küfrü apaçık ortaya koymuştur (Kur'ânı Kerim 2/256). Tabiatta bunu göremeyenlere uyarıcı olarak kitaplarını, peygamberlerini göndermiştir. Ve insanların doğru yolu bulup bulmamaları konusunda çok hassastır. İster ki, bütün insanlar buna ulaşabilsinler, ama buna ulaşmak istemeyen insanların da gözlerini kapar, kulaklarını duymaz hale getirir. İnanmak sınavı çok çetin olarak yapılmaktadır. Bu, genişlik ister, sabır ister; her halükârda Allah'a inanma, güvenme ve ondan razı olma ister...
Allah bu dünyada insanın içinin en içindedir, onun her şeyini açıkca bilmektedir ve âhirette de her insan bu dünyada yaptıklarını tek tek hatırlayacaktır. Bu dünyada bütün gösterilenlere rağmen hâlâ doğru yolu bulamamış olanlar, öbür dünyada kendi kendilerinin şâhitleri olacak; "Yâ Rabbenâ, diyecekler; kendimizin aleyhine şâhitleriz. Evet. dünya hayatı onları aldattı da kendilerinin kâfir olduklarına gene kendileri şâhitlik ettiler" (Kur'ân-ı Kerim 6/130).
Allah bu dünyada her kavme, her insana doğru yolu bulması için gerekli uyarıları gönderiyor. Nihaî sorgulamayı öbür dünyaya bıraktığı gibi, zulümde aşırı giden fert ve toplulukları bu dünyada da cezalandırıyor. Allah'ın yeryüzündeki insanları aydınlatmak için peygamber olarak gönderdiği Hz. Nuh'un kavmi ve hattâ ailesinden birçoğu da kendisine inanmamışlardı ve büyük bir tufanla ortadan kaldırılmışlardı (Kur'ân-ı Kerim 7/59-64; 11/25-48). Ad kavmi kendilerine peygamber olarak gönderilen Hz. Hud'u dinlemedikleri için bir rüzgar ve kum fırtınası içinde yok edildiler (Kur'ân-ı Kerim 11/50-60; 26/123-140; 46/21-25; 69/6-8). Lut Peygamber'in kavmi de, kendisini dinlemeyip ahlâksızlığa devam ettikleri için Allah tarafından helâk edilmişlerdi (Kur'ân-ı Kerim 11/77-82) Aynı şekilde Salih Peygamber'e karşı gelen Semud kavmi, taşlardan oyulmuş evlerde kalmalarına rağmen yok edildiler (Kur'ân-ı Kerim 7/73-79; 26/146-150). Hz. Şuayb ile Medyenliler arasında da aynı şey olmuştu (Kur'ân-ı Kerim 11/84; 26176-190).
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Demek ki, zaman içinde Allah ile imân ahitleşmesini unutanlar, Allah'ın her an yaratmakta olduğu şu evrendeki milyonlarca varlık ve olaydan bir ibret çıkartamayanlar, onun gönderdiği elçilere uymayanlar elim bir şekilde cezalandırılıyor.
Allah'ın yaratması süreklidir. Her yaratma taptazedir ve her insan bu dünyaya tertemiz olarak gelir. İçinde yaşadıkları çevre ve Hakk tebliğleri, onları, doğru inanan ve doğru davranan kişiler yapmalıdır. Ama onlar çoğu kez, geçmişte yaşamış insanların yanlış gelenekleri içinde boğulup kalırlar. Allah kendilerine duyu organları, anlayış, akıl vermişken; tabiat ve Kitap onları açık açık inanmaya çağırırken onlar inanmamakta direnirler veya atalarında gelen yanlış şeylere inanırlar. "Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu bulamamış idiyseler?" (Kur'ân-ı Kerim 2/170).
Bu dünyadaki bütün yaratma Allah'ın eseridir. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak ve gizli kalamaz. Bundan daha küçüğü, daha büyüğü hariç olmamak üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitapta yazılıdır (Kur'ân-ı Kerim 10/61; 35/11; 40/19). Allah, her şeyi hakkıyla murakebe etmektedir (Kur'ân-ı Kerim 37/96). O insan, madde plânında hiç bir şey değilken onu safha safha yaratan Allah'tır. Yunus, bir insanın hayat safhalarını anlattığı şiirine şöyle başlıyor:
"Ata belinden bir zaman anasına düştü gönül Hakk'dan bize destûr oldu, hazineye düştü gönül.
Anda beni can eyledi, et ü sünük kan eyledi Dört on günü diyeceğiz, değirtmeye düştü gönül
Yürürdim anda pinhan, Hakk buyruğu vermez aman Vatanımdan ayırdılar, bu dünyaya düştü gönül." (81-82)
Bizi yaratan Allah, bu dünyada da bizi bir an olsun boş bırakmaz. İnsan belli bir amaçla yaratılmıştır ve bu amaca varıp varmaması hassas bir şekilde izlenir.
Allah, yeryüzündeki bütün canlıların rızıklarını, duracak ve kalacak yerlerini verir (Kur'ân-ı Kerim 11/6). Çünkü onun rahmet hazineleri tükenmez. İnsana düşen Rabbinin gönlüne koyduğu nûru yakalamak, O diledikçe dilemek (Kur'ân-ı Kerim 81/29) ve O'nun emrettiği şeyleri O'nun koyduğu sınırlar içinde yapımaktır. Bu görev ilk önce akıl ile tabiattaki sırları, iman ile de kendi benliğinin derinliklerinde olan iç sırları anlamak ve onlara uygun davranmaktır. Bu sırlara ulaşmadan Allah'ın halifeliğini yapmak, onun emanetini taşımak, onun en yüce varlığı olarak tabiata zulmetmeden onun tecellilerine katılmak mümkün değildir. Onun için önce ruhumuzu, kafamızı sıkıştırıp duran zincirleri kırmalı; Allah'ı bilmeli, inanmalı ve onun çok yönlü ve zor sınavına hazırlıklı olmalıyız. Çünkü bu sınav açlıkla, toklukla, yoklukla, bollukla, belâ ve kurtuluşla, hastalıkla, sağlıkla, ölümle, doğumla, neş'e ve kederle v.s. yapılır. Her durumda, Allah'a inanan onun metin ve kendini kaybetmeyen, ana yemini unutmayan kullarından olmak gerekir.
|