Sayfa 16 Toplam: 19
4.5. Eğitimde öğrencilik dönemi: Dervişlik - Miskinlik
Tasavvufta, öğrenci yetiştirme süresi belli değildir. Çünkü, diğer eğitim kurumlarından farklı olarak, burada, öğrencinin kendi isteği ile hocasına her yönden ve tamamen teslim olması esastır. O zaman çok zorlu bir eğitim dönemi başlamış olur ve burada en küçük bir ruhsal gevşeklik veya ara verme her şeyi sıfırlayabilir.
Tasavvufî eğitim anlayışının temelinde şu inanç vardır: İnsan en güzel özelliklerle donatılarak yaratılmış, ancak bazı olaylardan sonra bu imtihan ortamına, bu aldatıcı ve pisletici dünyaya atılmıştır. Bu arada maddî ve manevî nefis istekleri de insanın özellikle içinde yaşadığı sosyal yapıyı alabildiğine bozmuştur.
Eğitimin hedefi, önce kişinin geçmişinden kalan zihinsel ve ruhsal yapılanmayı (vaziyet alışları) silerek zihnini ve bilincini berraklaştırmak; sonra onları ilk çıktıkları saf kaynağa, Tanrı'nın özüne geri göndermektir. Bu da çeşitli kademeler halinde gerçekleştirilir. Meselâ;
Çokluk perdelerini aşıp nefsi kontrol etme, Allah'a doğru seyir ("seyr ilellah"), Çokluk perdelerini tamamen geçip Allah'tan başka bir evren olmadığını, evrendeki her şeyin Allah'ın tecellisi olduğunu bilme; Allah'ta seyir ("seyir fillah"), Açık ve gizli bütün zıtlıkları kaldırarak evrendeki her şeyi bir bütünün parçaları olarak görmek ("aynü'l-cem") Bu seviyeden tekrar halka dönmek, çoklukta birliği, birlikte çokluğu görmek; Allah ile Allah'ta seyir ("seyr billah anillah")
Tasavvuf eğitimi sırasında, önce insanın iç dünyasında bir fırtına yaratılır. Burada insan kendi nefsine, kendi arzu ve isteklerine karşı savaş verir; kendi kendini değerlendirir, kendi kendisiyle hesaplaşır.
Tasavvufta bu başlangıç; insanı kendisini değerlendirme ve kendisiyle hesaplaşma seviyesine getirme çok zordur. İnsanların evrende en çok korktukları şey, kendi iç dünyalarıdır. Bütün dünyaya meydan okuyan, bütün dünyaya hesap soran insan, kendi kendisinden hesap sormamakta, kendi iç dünyasına girip, esas savaşacağı ile savaşıp orayı durultamamaktadır. Bunun yerine bir çok arzu ve yasakların çarpıştığı, bir çok zıtlıklar içinde bulunan bir varlık olarak yaşamaya devam etmektedir. İnsan huzursuzluklarının hepsi buradan kaynaklanmaktadır.
İnsanın iç dünyasındaki bu huzursuzluk dış dünyaya da çok değişik boyutlarda yansımakta, orayı da kasıp kavurmaktadır. İnsanların çeşitli dinler, milletler, devletler, sosyal sınıflar, toplumlar halinde ayrılıp birbirleriyle çekişmeleri, savaşmaları; bu yetmiyormuş gibi saldırganlık ve düşmanlığın bir çok masum tabiat unsurlarına doğru yönlendirilmesi, onların tahrip ve yok edilmesi, hep insanların içindeki huzursuzluktandır.
Oysa insan, önce kendi iç dünyasında bir barış ortamı sağlamalı, sonra bunu içinde yaşadığı tabiat ve topluma da yansıtmalıdır. Diğer insanlara ve tabiata karşı hoşgörülü bir bakış, ancak böyle sağlanabilir. Tasavvuf eğitimi de bunu amaçlamaktadır.
Onun içindir ki kavga, âdeta ruhla bedenin (nefsin) kavgası gibidir. Bu kavgada, bu unsurlardan birinin diğerini tamamen yok etmesine izin verilmemelidir.
Nefs için ruhun öldürülmesi, insan için nasıl iyi bir durum değilse, ruh için nefsin tamamen öldürülmesi de aynı şeydir. Çünkü insan için bu iki güç de son derece gereklidir. Nefsi tamamen öldürerek bu dünyadaki sınavı kazanacağını zanneden, aldanır. Sınav nefs ile beraber başarılırsa anlamlı olacak, yoksa hiç bir anlamı kalmayacaktır. Bu dünyanın anlamına, bu dünyanın yapılışına ve insanın bu dünyadaki görevine iyice dikkat etmelidir; yoksa Allah'ın Kur'ân vasıtasıyla bize gelen iradesine karşı çıkılmış olur.
"Bu dervişlik yoluna aşk ile gelen gelsin Ya dervişlik neydiğin bir zerre duyan gelsin." (192)
diye bir şiirine başlayan Yunus, tasavvufun uzun süren öğrencilik kademesi şartların şöyle anlatıyor: Bu yola giren kişi riyâyı bırakacak, melâmetlik donunu giyecek, gözüyle gördüğü her şeye tepki göstermeyecek, bu işin sözle olmayacağını, sevginin onu bütün dünyadan ve hattâ kendi canından bile vazgeçireceğini bilip kabul edecektir. Dolayısıyla bu yola girerken ve girdikten sonra çok dikkatli olmak gerekir. Yunus'u dinleyelim:
"Ey bana derviş diyen, nem ola derviş benim? Dervişlik yaylasında hareketim kış benim. Derviş adın edindim, derviş donun donandım Yola baktım utandım, hep işim yanlış benim.
Hırka tâcım gözlerin, fâsid işler işlerim Her yanımdan gözlerim, binbir fasid iş benim." (184)
Derviş olamayan bir kişi, onu temiz kalpli sanan halkı kandırır, yalan söyler; içinde hiçbir manevî gelişme olmadığı halde dışarıya kendisini büyük bir ârif gibi gösterir. Bu gibi durumları halk anlamaz, ama dervişlerin rehberi olan bir eren, bu gibi durumları hemen anlar ve gerekli tedbirleri alır:
"Kim dervişlik ister ise diyem ona nitmek gerek Şerbeti elinden koyup ağuyu nûş etmek gerek.
Gelmek gerek terbiyete, cümle bildiklerin koya Mürebbisi ne der ise, pes ol onu tutmak gerek." (171)
diye dervişlik şartlarını açıklayan Yunus, şu şartları da sıralıyor: Derviş sabır ve kanaat gösterecek, çok tahammüllü olacaktır. Dünya işleri hakkında daha önce edinmiş olduğu bilgileri bir yana bırakacaktır. Bu arada dünyadan da gönlünü çekecektir. Nefsini iyice terbiye edecek, meselâ üç günde bir iftar yapacaktır. Halkın değer yargılarına önem vermeyecek, onlardan etkilenmeyecek, sadece Hakk'ın arzu ve emirlerine uyacak, övgü ve yergiyi sadece oradan bekleyecektir:
"Dervişlik dedikleri hırka ile tâc değil Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac değil." (173)
Eğitim gönlüde olacaktır; gönül olgunlaşmamış, pişmemiş ise burada hırka ile tâcın ne bir faydası olur ne de sorumluluğu. Gene bu anlamda olmak üzere, şu dizelerin de Yunus'a ait olduğu söylenir:
"Dervişlik olsaydı tâc ile hırka Biz de alır idik otuza kırka."
Yunus, dervişlere öğüt olarak yazdığı bir şiirde, bu yola giren kişilerin önce gönüllerini genişletmeleri, oradaki kargaşayı silip yeniden şekillenmeye hazır olmaları gerektiğini anlatır:
"Derviş gönülsüz gerektir, söğene dilsiz gerektir Döğene elsiz gerektir, halka beraber gerekmez.
Eğer derviş isen derviş, cümle âlem sana biliş Fodullığı hulka değiş, arada ağyar gerekmez.
Derviş olan kişilerin miskinliktir sermayesi Miskinlikten özge bize mal ü mülk ü şar gerekmez.
Yunus sen gördün bir eri, artırma gördüğün biri Şudur budur deyübeni, derviş târumar gerekmez." (167)
Gene kendini eleştirerek (aslında "melâmet makamı"ndan söyleyerek) devrinde henüz olgunlaşmamış tasavvuf niyetlerine değinen Yunus,
"Sûfiyem halk içinde tesbih elimden gitmez Dilim ma'rifet söyler, gönlüm hiç kabul etmez." (163)
diye başlayan şiirinde de şu hususlar üzerinde duruyor: Bu gibi kişilerin boynunda icazeti olmakla beraber, ibadetleri riyâdır, endişeleri başka yerdedir, gönüllerini kibir kaplamıştır. "Hoş dervişem sabrım yok, dilimde inkârım çok Kulağımdan gireni hergiz içim işitmez." (163)
Görenler, tâc ve hırkadan dolayı bunlara büyük saygı gösterirler ama bunların iç dünyası karanlıktır, Hakk korkusu yoktur. Bu durumda, derviş olmayan kişiler bunlardan daha hayırlı, daha salihtirler:
"Dışım derviş içim boş, dilim tatlı sözüm hoş İllâ ettiğim işi, dinin değşiren etmez." (163)
Dervişlikte şart nedir? Önce dirliktir, sükûnettir; kızmamak, öfkelenmemek, kıskanmamak, kin tutmamak, haset etmemektir. Sonra, baktığı her şeyde Hakk'ı gören bir veliye kayıtsız teslim olmak, kendi varlığı dahil her türlü dünya malını elden komaktır.
Dervişlik, miskinlik demektir; miskin olmayan, dünya malı ve endişesinden geçmeyen derviş olamaz (57). İnsan aslında miskindir. Bu dünyaya çıplak gelir, çıplak gider; bu dünya malı -kendi bedeni bile- burada kalır.
Ama o, nefsinin azdırmasıyla dünyada kendinin ihtiyacından çok daha fazla şeye sahip olmaya çalışır. Sahip olma hırsı onun dünyayı doğru algılamasını engeller, gaflet içine düşürür, azdırır, zâlimleştirir.
Bu gibi durumlarda bir tek eğitici olgu vardır, o da ölümdür. Yunus bu şok olayı bir sarsılma, kökten değerlendirme ve kendine gelme unsuru olarak sık sık kullanmıştır.
Ama burada ölüm gerçeğinin, dünyanın, hayatın değerini sıfırlamasına izin verilmemelidir. Miskinlik, dünya malının insanın anlamını örtmesine engel olmak, ona gereğinden fazla değer vermemek, her an onu sıfırlayabilecek bir ruh yapısında olmak demektir. Zaten bu ruh yapısına ulaşmış bir kişi kesinlikle kendi hakkında ve bir kaç günlük ihtiyacından başka dünya malı biriktirmez; onun esiri olamaz.
"Miskin ol bre miskin, gider senden kibr ü kin Rüzgâr gelir geçer pes, kime ne kalasıdır?" (161)
Dervişin veya miskinin dünyaya bağlılığı kendi nefsi için değildir. O dünyayı sever, her şeyi hoş görür; çünkü her şey Hakk'ın, tecellisidir. Dünyanın değeri altınından, gümüşünden değildir, herşeyde Hakk'ın dolu olmasından, herşeyin Allah'ın âyeti olmasındandır. Bu nedenle dünyayı dolaşma, gezip görme ("teferrüc"), tasavvuf eğitiminin önemli kademelerinden biridir.
Dervişlik eğitiminde kademe kademe göz önünde tutulması gereken bazı kapılar vardır. Yunus, dört kapı sayar. Bunlar şerîat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarıdır. Tasavvuf eğitiminde bunların da daha ayrıntılı durakları vardır:
"Dört kapıdır, kırk makam; yüzaltmış menzili var On'erene açılır velâyet derecesi." (132)
Bu kapılardan her birini geçen için, bir gerideki kapıya dönmek artık sapıklık olur; menzil hep ilerdedir. Bu ilerleyiş sırasında ise hiçbir engel veya hoşluk, insanın imânı zedelememelidir.
Bu şekilde yetişmiş dervişler, tasavvuf eğitiminin yetiştirmeyi amaçladığı kişilerdir ki, Yunus bir çok şiirinde bunları över.
"Her kim gördü yüzünü, indirir kend'özünü İlm-i bâtından öter, eve dervişler geldi." (142)
İyi yetişmiş dervişler, uçan kuşlara benzer, iç dünyaları arştan daha uludur bunların. O nedenle, dış görünüşlerine bakarak bunları hor görmemelidir. Yunus'un nezdinde bunlar senlik-benlik dâvasını kaldıran, evrene rahmet olan Allah'ın sevgili kullarıdır:
"Tersalar tapıya gelir, hükm ısları zebûn olur Dağlar-taşlar secde kılır, göriceğiz dervişleri.
Gökten (inen) bir Kitab'ı günde bin kez okur isen Vallah didâr görmeyesin, sevmez isen dervişleri." 143)
Gene bir başka şiirinde de, kendine verdiği ama aslında bütün insanlara yöneltiği nasihatlarında; bir derviş görüldüğünde 'bir şey isteyecek' diye yüz çevrilmemesi, bilakis ona büyük saygı gösterilmesi gerektiğini anlatır (172).
"Gönlünü derviş eyle, Dost ile biliş eyle Aşk eri şol ma'nada derviş içi boş değil.
Dervişlik aslı candan, geçti iki cihandan Haber verir Sultandan, bellidir yâd kuş değil." (175-176)
Dervişlerin yaşayış biçimlerine, dış görünüşülerine bakarak onları değersiz boş kişiler sanmak büyük aldanmadır.
Yunus'un "miskin" ve "derviş" kavramlarına, gene aynı kişileri semgeliyen "garib" kavramını da katmak gerekir. Yunus, Türk edebiyatındaki garip şairlerin ilki ve en büyüğüdür.
"Acep şu yerde varm'ola, şöyle garip bencileyin? Bağrı başlı, gözü yaşlı, şöyle garip bencileyin?" (190)
diye başlayan şiiri artık klasikleşmiştir. Derviş yaşayışı garip bir yaşayıştır ama, zaten insanın bu dünyadaki bütün yaşayışı garipçedir. Onun dünyadaki ömrü de misafirlikle geçen kısa bir ömürdür. O, hep ezelî vatanın özlemini çeker.
|