Sayfa 14 Toplam: 19
4.3. Yunus için gerçek eğitim ve uygulaması
Yunus'a göre gerçek eğitim, medreselerde yapılandan tamamen farklıdır. Amaçları muhtevası ve eğitim teknikleri yönünden farklıdır.
Medrese eğitimi sosyal hayatın ayrıntılarıyla uğraşırken, tasavvuf eğitimi bireysel hayata ve tabiata yönelir ve onların özüyle meşgul olur. Medrese eğitimi din ve davranış farklılıklarını değerlendirirken tasavvuf eğitimi ortak noktaları görür, farklılıkları birbirine yaklaştıracak bir hoşgörü bakışı sağlamaya çalışır. Bu farkı Yunus bir dizesinde şöyle vurgular:
"Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan Halka müderris ise, hâkikatte âsidir." (49)
Tasavvufun peşinde koştuğu, eğitimde amaçladığı, Allah'ın gerçeklik denizine ulaşmak; olayların ve varlıkların zaman ve mekân içindeki bütün gelişimlerini, değişimlerini, amaçlarını ortaya koymak, evrenlerin amacını ve işleyişin ana gücünü öğrenmektir.
Evrenler, Allah'ın bilinmek için bazı güçlerini açıp geliştirmesi bazı güçlerin kuvveden fiile çıkmasıdır. Bu fiile çıkarma da aşkla, istekle olmaktadır. Şu halde evrenler içindeki ana dinamik güç, aşktır. Aşk, üreten güçtür; iyi şeyler ortaya koyan, en dengeli gelişimi sağlayan güçtür. Aşkın doğru kullanılmaması haset gibi negatif duygulara neden olmaktadır. Bu nedenle aşkın doğru zaman ve zeminde, doğru hedefe yönlendirilmesi gerekir. Mutasavvıflar dünyanın maddî yönü yerine, maddeyi harekete geçiren manevî yönüne bakmışlar; dünya hayatını düzenlemeye yönelik maddî ve dinî bilimler yerine "aşk bilim"ni öğrenmeye çalışmışlardır.
"Biz tâlib-i ilmleriz, aşk kitabın okuruz Çalap müderris bize, aşk hod medresesidir." (49)
Bu aşk bilimi bir denizdir ve orada yüzmeyi öğretecek olanlar da erenlerdir. O gerçekler denizinde yüzebilmek için de gözdeki perdelerin kaldırılması gerekir; böylece bir çok olayların ve varlıkların üzerindeki sırlar da kalkmış olur. Bu şekilde sırlara girme, ancak Hakk'ın gönüllerimizin vasıtasıyla bize yardım etmesi ve onun dilemesiyle olur.
"Âlimler kitap düzer, karayı aka yazar Gönüllerde yazılır bu kitabın sûresi." (145)
Gönüllerdeki bu kitabı okuyarak evrendeki her şeyin gerçek yüzünü görmek, ilim ve hikmet ile olmaz:
"İlm ile, hikmet ile kimse ermez bu sırra Bu bir acâyip sırdır, ilme, kitaba sığmaz.
Âlem ilmin okuyan, dört mezhep sırrın duyan Âciz kaldı bu yolda, bu aşka el vuramaz." (167)
Bu sırları görme, ancak Allah'ın verdiği bir güçle olur. Kendisine o güç verilen kişi de, daha önce bildiklerinden, dünyadan ve hattâ canından vazgeçer. İnsanı oyalayan bu dünya varlıklarının çeşitliliklerinden, çekiciliklerinden vazgeçmeden Allah'a ve gerçeklik sırrına ulaşmak mümkün değildir. Yunus, Allah'ı böyle bir ortamda buluşunu eleştirenlere şöyle diyor:
"Âlimler, ulemâlar medresede bulduysa Ben harâbât içinde buldum ise ne oldu?" (197)
Eğitimin amacı, tarih boyunca ya tam tespit edilememiştir ya da tam uygulanamamış; eğitim araçlarından bazıları amaç haline gelmiştir. Eğitimde bilgi öğretilmesi, aslında bir araçtır. Ama bir çok uygulamada bu bir amaç özelliği kazanmıştır.
Medreselerin eğitim amacı, genelde bazı dinî bilgilerin öğrencilere ezberletilmesi veya öğretilmesi seviyesinde kalmıştır. Oysa Yunus, kendi eğitim amacını net bir şekilde şöyle ortaya koymaktadır:
"İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen; bu nice okumaktır?
Okumaktan ma'na ne; kişi, Hakk'ı bilmektir Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir.
Dört kitabın ma'nası bellidir bir elifte Sen elif dersin hoca, ma'nası ne demektir?" (163)
Başka bir şiirinde de şöyler diyor:
"İlm okumaktan gerek, kend'özünü bilmektir Kend'özünü bilmezsen, bir hayvandan betersin." (107)
Hakk'ın gerçekler hazinesine girmenin yolu, kişinin kendini bilmesinden, kendi gönlünden geçer. İnsan için en gerçek bilgi, kendisi hakkındaki bilgidir. Ama insan kendisinden ziyade dış âleme yönelmiştir. Kendi sırlarını bilmeden dış evrenin sırlarını bilebilmesi de mümkün değildir.
İnsanın kendini bilmesi, gönlündeki kaynağa ulaşması ile; bu kaynağa ulaşma da Allah'ın insanın gönlüne nazar edip onu coşturması, aşka düşürmesi ve iyice olgunlaştırıp pişirmesiyle olur. İnsan aklının, gerçekleri aslında oldukları gibi görebilmesi de ancak böyle mümkündür. Kendi özünü bulan, oradan öteye gerçekler denizini görür ve kendisinin burada temelli kalmasını çeşitli nefis istekleriyle engelleyen kendi özünden vazgeçmek ister. Kendinden geçip Allah'ın gerçekler denizinde erimek ister. Bu da, bir kişinin kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu noktada bir ermiş kişinin, bir şeyhin ona yardımcı olması gerekir.
Şeyh, mürşit veya Yunus'un deyişiyle "er", Allah'ı seven, bilen, onun sevgisine ulaşmış, "Dostun Dostu"dur. Gerçek âşık olabilmenin ilk şartı, böyle bir erin yanında kabul görmektir.
"Sen gerçek âşık isen, Dost'un dostuna dost ol Bu halde kalır isen, dosta değil yaraşık." (74)
Er, kendisine ulaşan kişiyi rahatlatır, sakinleştirir, sadeleştirir, içini temizler ve kişinin kendi kendini değerlendirmesini, öğrenmesini ve kendi benliğinin derinliklerindeki doğruluk merkezine ulaşmasını sağlar. Bu işleri kişinin rehbersiz yapabilmesi çok zordur.
Zaten dünyanın her tarafında tasavvuf eğitiminin birinci şartı, mürşide tam teslimiyettir. Çünkü mürşit, öğrencilerinin özelliklerini çok iyi tanıyarak onlara uygun, farklı "seyir yolları" geliştirir. Yunus da böyle bir mürşidin yanında yetişmiştir:
"Ey yârenler, ey kardeşler, görün beni nettim ahi? Ere erdim, eri buldum, er eteğin tuttum ahi.
Cânım bir gözsüz cân idi, içi dolu sen-ben idi Tuttum miskinlik eteğin, ben menzile yettim ahi.
Anladım kendi hâlimi, gözledim doğru yolumu Tuttum ulular eteğin, hezrete ben yettim ahi." (200)
Erenler, Yunus'un gözünde ancak dost olunacak, kayıtsız şartsız teslim olunacak ulu kimselerdir.
"Kahir erenler atıdır, gayret dahi hil'atıdır Erenler yayı katıdır, okları geçer kayadan." (189)
Er, tasavvuf yoluna girenler için örnek kişidir, âriftir, bütün mürşitlerin kazanmak istedikleri ana özellikleri sergiler.
"Yol oldur ki doğru vara, göz oldur ki Hakk'ı göre Er oldur alçakta dura, yüceden bakan göz değil.
Er oldur kim, menzilim her dem göstere-dura Değme ârif bu düşü yoramaz, işi değil." (175)
O nedenle mürşitler, eri Hakk sayarlar, ona kesin teslim olurlar, onun yaptıklarında, onun söylediklerinde tam doğruyu görürler; âdeta onu Hakk bilirler:
"Okudum, bildim deme, çok tâat kıldun deme Eri Hakk bilmediysen abes yere yelmektir." (163)
Erenler bir denizdir, âşıklar bu denize dalarak oradaki gerçeklik cevherlerini bulurlar, oradaki sırlara ererler. Erenler bir ana, bir öğretmen olarak kendi mürşitlerini bu denizde besler, büyütür, olgunlaştırır, gözlerindeki perdeleri açar, nefislerine sahip olmayı öğretirler.
Yunus Emre'nin şeyhi Tapduk Emre'dir. Yunus, onun kapısında yetişmiş, halka onun öğretisin yaymıştır.
"Tapduk'un tapusunda, kul olduk kapusunda Yunus miskin-çiğ idik, piştik elhamdülillah.
Vardığımız ellere, şol safa gönüllere Halka Tapduk ma'nasın saçtık elhamdülillah." (116)
O, şeyhine, onun öğretisine o kadar bağlıdır ki, âdeta söylediği bütün şiirlerinde Tapduk söylüyor gibidir.
"Yarın mahşer kopıcağız, kamu kul nefsin deyiser Ben Yunus'u hiç anmayam, Tapduk'u getirem dile." (126)
Onun vasıtasıyla kendi gönlündeki hakikata ulaşmış, orada bütün gönüllerdeki hakikatın, bütün gönüllerin bir olduğunu anlamıştır:
"Yine esridi Yunus, Tapduk yüzün göreliden Meğer onun gönülden bir cur'a şerbet içti." (196)
Aslında gönül sahiplerinin söylediği gerçekler birbirinden farklı değildir; dolayısıyla tasavvufun dervişleri gerçeğe ulaştırma yolu, bazı küçük ayrıntıların dışında, birdir. Ancak tasavvuf, öğrencilerle tek tek meşgul olmayı esas aldığı için, burada kitlesel eğitime geçmek mümkün olmamıştır.
Öte yandan, bu eğitimde, Allah'ın inayeti ve kişinin yeteneği de esastır. Bu gibi nedenlerle şeyhler bütün müritleriyle tek tek ilgilenmek zorunda kalmışlardır ve sınırlı sayıda öğrencileri olmuştur.
"Şeyh ü dânişmend ü velî, cümlesi birdir er yolu Yunus'tur dervişler kulu, Tapduk gibi serveri var." (48)
Yunus'un şeyhleri silsilesi Tapduk, Saltuk, Barak gibi erlerle geriye doğru gitmektedir. Bu velilerin de Seyyid Mahmudu Hayrânî vasıtasıyla Mevlâna'ya bağlandığı ileri sürülüyor. Bir başka çalışmada da Yunus'un şiirleri ile Mevlâna'nın eserleri karşılaştırılarak bu kökün ortaklığı öğreti alanında da gösterilmeye çalışılıyor. Yunus, her şeyi Tapduk'un yanında öğrendiğini şiirlerinin çeşitli yerlerinde belirtmektedir.
"Yunus eydür er kuluyum, Tapduk'umuz Dost yüzüdür İş bu söze inanmayan, edebilsin ettiğini." (200)
"Yunus bir doğan idi kondu Tapduk koluna Avın şikâre geldi, bu yuva kuşu değil." (175)
Aşk, riya kabul etmez; aşk içerde gizlenemez, aşk bir potansiyel değil bir harekettir. Bu nedenle aşkta riyâsız teslimiyet esastır. Erenlerin anlamına eren, onu sadece bilmekle kalmaz, aynı zamanda yaşar. Bilmeyen veya bildiğini yaşayamayanın, sözü hiç uzatmadan ere teslim olması, onun istediği şekilde yoğrulması gerekir (65).
"Miskin, biçâre Yunus, gördüm, bildim demegil Tut erenler eteğin, düşgil suyuna bir gün." (170)
Tasavvufta bir kişinin gerçek yolu bulup, bu yolda ilerleyip gerçekler denizine varması ve o denizde yaşamayı (yok olmayı) öğrenebilmesi için bir erin yardımı şarttır. İnsana bir eğiticinin gerekliliği hakkında Yunus'u okuyalım.
"Aklım başıma gelmedi aşk şarbın içmeyince Kendiliğimi bilmedim gerçek ere yetmeyince.
Kendi bilişiyle kişi, hiç erişe mi menzile? Allah'a eremez kalır, er eteğin tutmayınca.
Var din-imân gerek ise iyi diril bu dünyada Yarın orda bitmez işin, bu dünyada bitmeyince." (193)
Mevlâna'nın "Allah'ım, sözün harfsiz meydana geldiği o makamı gönülmüze göster" diye yalvardığı gibi, Yunus da harfsiz, sessiz, sözsüz olarak; tamamen zihnî bir çaba ile gerçekleri anlamayı, hattâ ne anlaması, gerçekleri eylemeyi, bir aktif unsur olarak oluşa katılmayı gerçekleştirebileceğini söylüyor:
"Dilsizler haberin kulaksız dinleyesi Dilsiz-kulaksız sözü cân gerek anlayası.
Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik Gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi. Biz sevdik âşık olduk, sevildik ma'şuk olduk Herdem yeni dirlikte, bizden kim usanası?" (146)
|