Sayfa 12 Toplam: 19
4. YUNUS EMRE'NİN EĞİTİM ANLAYIŞI
4.1. Eğitim gerekliliği
İnsan, çok büyük bir potansiyel olarak yaratılmıştır ve her yeni doğan insan, tertemiz olarak kendi hayatını ve kendi çevresini yeniden düzenleme hakkına sahip kılınmıştır. Alemlerin terbiye edicisi olan, bütün varlıkları halden hale getirerek olgunlaştıran, çeşitli işler yaptıran, çoğaltan Allah'tır. İnsan da, baştan sona onun terbiye edici gücüne tâbidir.
Ancak insanın diğer varlıklardan bir farkı vardır. Diğer varlıklar, belli bir zaman ve mekân diliminde, kendilerinin yapacakları işlere göre bilgi ve yeteneklerle donatılmışlardır. Bu dünyada kendiliklerinden bir sistem kurup geliştirmeleri mümkün değildir. İnsanlar ise, bütün diğer varlıklardan ayrı bir grup olarak, "Allah'ın halifesi" olarak, dinamik bir yapı ile bu dünyaya gönderilmişlerdir. Onlara, diğer varlıklardan ayrı olarak dil verilmiştir, akıl verilmiştir ve en önemlisi olarak Allah'tan önemli mesajlar bulunan bir gönül verilmiştir.
Beklenir ki, insan duyu organlarıyla toplandığı algıları düzenleyip daha üst bilgi sistemleri kursun, birbirleriyle anlaşabilsin, düşünsün, gönlündeki kilidi açarak Allah'ın oradaki mesajını okuyabilsin. Burada insana yardım edecek akıl, gönül ve duyu organlarının yanı sıra, geçmiş insanların binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi birikimleri, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği kitaplar ve bu peygamberlerin örnek yaşayışları da insanın gerçeği arayıp bulmasında en değerli yardımcılarıdır.
İnsanın eğitimine başlangıç, kendisinin mükemmel olmadığını, bir çok eksiklikleri olduğunu (yâni eğitime muhtaç olduğunu) anlaması ve eğitimi kabul edecek bedensel ve ruhsal hazırlık içinde bulunmasıdır. Eğitimin her kademesinde bu sayılanlar, yani ihtiyaç duyma, yetenekli olma ve hazır bulunma unsurları gereklidir.
"Yunus, eğer âşık isen, varlığın değşir yokluğa İman kuşağın berk kuşan, de hep eksiklik bendedir." (54)
İnsan hiç eğitilmeden de büyük, olgunlaşır ve sistemsiz olarak çevreden edindiği bilgilerle bir hayat sürer. Ancak burada, ihtimal bir çok yeteneklerini kullanamaz, Rabbinin kendine çizdiği doğru yolu bulamaz, Rabbinin yeryüzündeki halifesi olarak kendinden beklenen işleri yapamaz.
Diğer canlılardan ayrı olarak, insan tabiatı doğuştan boştur, çiğdir; bedensel büyüme ve olgunlaşmanın yanı sıra, zihinsel-ruhsal büyüme ve olgunlaşmanın da sağlanması gerekir.
"Her nesne çiğ olıcağız, od olmayınca pişmez ol Benim dirliğim çiğ idi, aşk odu oldu bahane." (117)
Bu pişme ve olgunlaşma kendiliğinden, veya kişinin tek başına çalışması ile olmaz. İnsan tek başına sadece duyu organlarıyla bu işi yapmaya kalkacak olursa zan, yalan, yanlış ve tezvir içine düşer. Olayların ve varlıkların arkasındaki gerçeğe ulaşması, anlamları ve sırları yakalaması son derece zordur.
"Eydürsün kim gözüm görür, da'vayı ma'naya erir Gündüzün gün şûle verir, bu gece yanan nûr nedir?" (65)
İnsanın duyu organlarıyla algılayamadığı, aklı ile düşünemediği bir çok gerçeklik boyutları vardır. Kaldı ki, insan dediğimiz varlığın bu dünyadaki hayatı, onun gerçek hayatının çok kısa bir sınav dönemidir. O, başka hayat ve varlık boyutlarında, yaratılmadan önce de var idi, öldükten sonra da var olacaktır. O, bu dünyadaki kısa sınav dönemi dahil, bütün değişik hayat boyutlarında, "Elest meclisi"nde vardiği sözü unutmadan yaşamalıdır. Bu anlamda, insana ölüm yoktur; o, Hakk ile birlikte ezelî ve ebedidir, kıyâmetten sonra da var olacaktır.
Geniş zaman boyutundan bakacak olursak, Kıyâmet sonrasında insan hayatındaki en kapsamlı değerlendirme yapılacak, ama ondan sonra insan hayatı başka boyutlarda devam edecektir. Bu geniş zaman ve mekân perspektifi içinde kendini değerlendiren insan, gönlündeki ana şifreleri bularak her yaşam boyutunda Hakk'ın tecellisinden mest olarak ve onun emirleri doğrultusunda yaşar.
"Ten fânidir, cân ölmez, gidenler geri gelmez Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil." (80)
Bu ölümsüz canların, bu kısa sınav dönemi şartlarına ve ana gerçeğe uygun olarak, maddelerden ve ma'nalardan haberdar olması, kendi ana misyonuna uygun olarak iyi ve yararlı işler işlemeleri gerekir. İnsanın bu ulu misyona hazırlanması kendi kendine olamaz; önce Allah'ın ona bazı şeyleri nasip etmesi, daha sonra da uygun bir eğitimcinin yanında eğitilmesi gerekir. Yunus, bu gerçeği şöyle şiirleştiriyor:
"Gevher seven gönüller yüzbin yol eder ise Hakk'tan nasip olmasa, nasip olası değil.
Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen Bin yıl orda durursa, kendi dolası değil." (80)
Eğitim işinin iki önemli unsuru vardır: eğitilen ve eğiten. Eğitimin olabilmesi için öğrencide uygun bir tabiat, akıl, yetenek ve öğrenme ihtiyacı bulunmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, Yunus'un şu şiiri, onun bu husustaki görüşlerini çok iyi açıklar:
"Aşksızlara verme öğüt, öğüdünden alır değil Aşksız âdem hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil.
Eksik olman ehillerden, kaça'görün câhillerden Tanrı bîzar bahillerden, bahil dîdar gürür değil.
Boz yapalak devlengice, emek verme erte gece Onun işi gözsepektir, salıp ördek alır değil.
Şah balaban şahin doğan, zîhî övmüş onu öven Doğan zayıf olur ise, doğanlıktan kalır değil.
Kara taşa su koyarsan, elli yıl ıslatır isen Hemen taş gene bayağı, hünerli taş olur değil.
Yunus olma câhillerden, ırak olma ehillerden Câhil ne var mümin ise, câhillikten kalır değil." (83) Öğüt, aklı olanlara, öğüdü tutacak iradesi olanlara verilir. Düşünmeyen, öğüdün arkasından gelen ma'nayı anlayamayan ve tutma iradesi göstermeyenlere öğüt verilmez.
"Onsuz sözün gör nedir, çok söz hayvan yüküdür Ârife bir söz yeter, tende gevher var ise." (194)
Yunus, "Bu dervişlik yoluna aşk ile gelen gelsin" diye başlayan şiirinde de, arzusu, kabiliyeti, iradesi, azmi olmayanın bu sert eğitim yoluna girmemesi gerektiğini, sözle bu işin olamayacağını şöyle anlatıyor:
Yunus, söz ile kimse kabiliyete geçmedi Bûd u vücut dermiyân ortaya koyan gelsin." (192)
Gerçekliği öğrenmek için ona karşı duyarlı olmak gerekir. İnsanların çoğu, Allah'ın bu dünyadaki gerçeklerine karşı kördürler, sağırdırlar. Tıpkı Yunus'un
"Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise." (119)
dizelerinde olduğu gibi, içinde yaşadıkları gerçeklerden habersizdir. Çoğu kimsenin dış duyu organlarında bir arıza olmadığı halde, içte bunların verilerini değerlendirecek bir merkez olmadığı için, aslında bunlar da kör ve sağırdırlar. Dış duyu organları kadar bunların içteki paralellerinin de uyanık olması önemlidir. İnsanın içinin de, dışının da aydınlık ve uyanık olması gerekir.
"Gönül yüksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar Dış yüzüne ol sızar, içinde ne var ise." (119) Tasavvufta bir şeyhin, bir erin yol göstericiliğine, terbiyesine sığınmak çok önemlidir. Kişinin gönlü ne kadar coşkun, akıl ne kadar yüksek, yeteneği ne kadar çok olursa olsun, eğer uygun şekilde eğilip yönlendirilmezse, hedefsiz akan bir suya, coşkulu ama amaçsız bir harekete benzer. Tasavvuf yolunun çilesi çok sabır gerektirdiği, akıl kuvvetinin yerine çoğu kez ruh kuvveti uyarıldığı için, bu yolda iyice pişmiş bir şeyhe sığınmak gerekir. Yunus, Risâletün-Nushiyye'sinde
"Eğer devlet gerekse akla danış Mürebbisiz ileri varmaya iş." (13)
diyor. İnsan, ana vatandan o kadar uzağa düşmüştür ki, bir yol gösterici olmadan dönüş yolunu tekrar bulabilmesine imkân yoktur.
Bu yol din ve şerîat yoludur ki, bu dünyadaki ferdî ve toplumsal davranışları en güzel, en iyi, en doğru (âdil) bir şekilde düzenleyerek öte dünyada da mutlu bir hayat yaşamaya yöneliktir. Bu yol tasavvuf yoludur ki, Kur'ân'ın derinliklerindeki anlamlara, varlık ve olayların iç yüzlerine, insan ruhunun tâ özündeki Allah'ın "emri"ne yönelmiştir. İnsanın bu yolda seyretmesi çok daha zordur; yol uzundur, bazen dayanılmayacak kadar aydınlıklar, bazen her tarafı kapsayan deliksiz karanlıklar, bazen sonsuzluğa kadar uzanan dümdüz yollar, bazen içine düşülen kısır döngüler, girdaplar, bazen birdenbire yıldızların ötesine kadar yükselmeler, bazen sonu gözükmeyen uçurumlara dayanılmaz bir hızla düşüşler... Rehbersiz bir kişi, bu yolun daha başından döner; eğer ısrar ederse, fazla bir mesafe alamadan akıl ve ruh dengesini kaybeder. Bu yol, ilkönce insanın kendi kendisiyle hesaplaşması yoludur; günahlarının farkına varma, bunları sayıp dökme, tevbe ederek temizlenme yoludur.
Bu yola girecek kişinin bilinci de, bilinçaltı da tertemiz ve aydınlık olmalıdır. Başkalarının hatalarını görmeden kendi hatalarımızı görmek, bundan dolayı önce kendimizle hesaplaşmak gerekir. İnsanlar çılgınca yaşama sarhoşluğundan kurtulup nefislerini, hareket ve hallerini bir kere mülâhaza etmelidirler. Hattâ bir kere değil, Hz. Muhammed gibi, günde yetmiş kez tövbe etmeli, kalbinini üzerine konan manevî kirleri günde yetmiş kere temizlemelidir.
İnsanın iç dünyasına giden yol haset, kin, hırs gibi insana çok tatlı gelen ve önünü alamadığı bir çok pisliklerle tıkanmıştır. Bunun yanında sıfatlar, varlıklar, olaylar, gelenekler, yanlış bilgiler ve bunları iyi değerlendiremeyen akıl da insanın bu yolculuğuna bir engel olarak çıkar. Bu yoldaki engeller çoğu kez nimetmiş gibi görünür. Allah, "Her zümre, kendi nezdinde bulunanla ferahlık duymaktadır" (Kur'ân-ı Kerim 23/53) demektir. Elbette bu anlayış ve zevk, Allah'ın tecellisindendir ve onun oluşu yürütmesi için gereklidir.
İnsanın kendi nefsinde olup bitenleri bilmesi ve bunları Allah'ın ilâhî kânûnlarına göre değerlendirmesi, kendi kendisiyle mücâdele ederek, kendini terbiye ederek özüne ulaşması mürşitsiz olacak bir iş değildir. Bu yolda erenlerin himmeti, nazarı, terbiyesi çok önemlidir. Yunus'un dizelerine bakalım:
"Âşık oldum erene ermek ile Hakk'ı buldum er yüzün görmek ile.
Ere dedim, erde buldum maksudum Bulamadım taşradan sormak ile.
Pınar idim, erenler kıldı nazar Deniz oldum, dört yana ırmak ile." (117)
Erenlerin sohbetinde ve gözetimi altında, Allah'ın hidayeti ile yapılacak bir eğitim, insanı muhakkak ki gönlündeki doğruluk ve aşk kaynağına ulaştıracaktır.
"Dağ ne kadar yüksek ise yol onun üstünden aşar Yunus Emre'm yolsuzlara yol gösterdi vü hoş eder." (158)
|