Sayfa 11 Toplam: 19
3.4. İnsanın özü: benlik Kendi dışındaki tabiatla yaşayıp, bütün hayatı buradaki varlık ve olaylarla izah edebileceğini sanan insan, sonunda derin bir bunalıma düşüyor, tabiatın çeşitliliği içinde kaybolup gittiğini hissediyor. Dış dünyadaki karmaşıklık ile düzenliliğin o kadar içiçe girmiş olması, insanın bu dünyada berrak bir sonuca ulaşmasını engelliyor. Dış dünya ile başedemeyeceğini anlayan insan yine kendine, kendi özüne yöneliyor. İnsanın kendinde ilk rastladığı şey, her yönüyle dış tabiatın kanunlarına bağlı olan bedenidir. Ancak kendi içinde daha derinlere yöneldiğinde, orada bambaşka bir dünyanın bulunduğunu, kendisini insan yapan esas özün orada olduğunu farkediyor. Bu özün özelliklerine baktığında da, özün bu dünyaya ait olmayıp başka bir evrene ait olduğunu, asıl vatanından ayrılıp buraya düştüğünü; bu bedenler dünyasında oldukça yabancılık çektiğini anlıyor.
Tasavvuf "felsefesi"nin, evrenlerin yaratılmasında önce bütün varlıkların "Allah katındaki birliği" inancı ve ruhun bu "ezelî vatan"dan ayrı düşmesi olgusuna, Yunus'un bir çok şiirinde rastlanmaktadır. O zaman ve mekânda, bizim zaman ve mekânımızdaki her şey eksiksiz yaratılmıştı. Canlar, Allah aşkıyla hep bir araya toplanmışlar, bu gerçeklik evreninde, sadece marifet söylüyorlardı. İşte mutasavvıflar, Allah ile insan canlarının bu birlik ve dostluğunu hatırlamakta ve onu istemektedirler.
Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken.
Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı, Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken. ... Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zir Konşuyuduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken."(106)
Yunus, bu canlar evrenindeki birliği, maddeler evreni yaratılmadan önceki birliği, bütün zamanlara ve mekânlara hâkim olarak çok canlı anlatmaktadır.
"Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım.
Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden Hakk'dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım."(84)
şeklinde başlayan şiirinde, canının, bütün peygamber ve velilerin canlarıyla o ezelî vatanda dost olduğunu, onların mutluluk ve cefalarına katıldığını anlatıyor.
"Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım Sözü gerçek, hükm-i revan ol hükm-i sultandayıdım."(85)
diye başlayan şiirinde, gökler meleklerle dolmadan, bu evren mülkü yaratılmadan, yaratıcının katında, endişeden uzak bir mutluluk içinde bulunduğundan bahsediyor.
Yunus'un bu tecrübeleri zaman hâkimiyetinden doğmaktadır. O ruhen bütün zamanlara hâkim olmakta, tâ yaratılıştan önceki safhaya gidip gidip gelmektedir.
"Bu cihana gelmeden ma'şûkıla biridim Kul huvallah sıfatlı bir bî-nişan nûr idim."(182)
diye başlayan şiirde, Allah'ın sınırsız kudreti içinde eridiğini, o birlik deminde evrendeki hiçbir şeyin farklılaşmadığını, bütün varlıkların sonradan, o birlikten çıktığını söylemektedir:
"Nice kez geldim-gittim, delim sûret yarattım Bu şimdiki sûrette Yunus olup dûr idim."(182)
Gene böyle çoşkulu bir aşk anında, yüzyetmiş bin feriştehin (melek) saf bağladığı bir ortamdan geçerek, Cebrâil'in de bulunduğu o ulu divâna vardığını, Kur'ân'da yazılı olanların hepsini orada okuduğunu, doksan bin Hakk kelâmının otuz bininin sır olduğunu gördüğünü, Allah'ın bütün evrenlere hükmettiğini, her zaman kendisinin de O'nun katında olduğunu, sadece bu varlık evrenine gelişinin "şimdi" olduğunu anlatır ve şiiri şöyle bitirir:
"Ben bu sûretten ilerü adım Yunus değil iken Ben olıdım, ol benidim, bu aşkı sunandayıdım."(95)
Başka bir şiirinde de
"Benim Dost ile bazarım yaratılalıdan değil Severidik ma'şûkayı henüz gelmeden cihâna."(117)
diyen Yunus, "Ata belinden bir zaman anasına düştü gönül" diye başlayan ve bir insan hayatını özetleyen şiirinde de
"Yürüridim anda pinhan, Hakk buyruğu vermez aman Vatanımdan ayırdılar bu dünyaya düştü gönül."(81)
diyor. Bu dünyaya geliş sersemliği geçip de kendi içindeki kaynağı bulduktan sonra, büyük bir aşk ve güç ile ana kaynağa dönmek istediğini belirten Yunus, bu dünyada kendisini esir gibi hissetmektedír.
"Ben bu ile garip geldim, ben bu ilden bîzarım Bu tutsaklık tuzağın demi geldi üzerim."(85)
İnsana Allah'tan bir parça olarak verilen ve hakkında bizim pek fazla bir şey bilemeyeceğimiz belirtilen ruh (Kur'ân-ı Kerim 17/85), bütün canlılara canını veren nefisten (kaba ruhtan) çok daha ince, bizi Allah'a inandıran ve ana kaynağa götürecek olan rehberdir.
İnsanların bu dünya hayatında oluşa isteyerek katılmaları için, insanın özü birçok perdelerle örtülmüştür. Eğer bu perdeleme olmasaydı, hiç bir can bu dünya hayatına katılmaz, hepsi işi-gücü bırakıp asıl kaynağa dönmek için çabalardı. Oysa insanın yaradılışının, bu dünyaya halife olarak gönderilmesinin bir anlamı vardır ve "sünnet"te gördüğümüz bu anlamın hiç bir zaman gözden kaçırılmaması gerekir.
İnsan bir kere kendi özü ile yaratıcı kudretin, evreninin özünün aynı olduğunu hissedince, her türlü bağları kırarak kendi bütününe kavuşmak istiyor. Kendisini zamanın, mekânın, dünyanın ve nefsinin esaretinde hissediyor. Bunları kırmak, aşmak ve gerçek hürriyetine kavuşmak istiyor.
İnsanın hürriyete ulaşması, insanın iç dünyasındaki sırların çözümü ile mümkündür. Dış dünya sırlarını akıl çözecektir; ancak akıl bu yolda büyük başarılar göstermiş olmasına rağmen sık sık da büyük hatalara düşmekte, mutasavvıflara fazla güven vermemektedir. Bu nedenle mutasavvıflar insanın iç dünyasına yönelmekte, "lübb" ile "ben"deki düğümü çözmek istemektedirler. "Allah'ın inanan kimselerin gönlünde olduğu" hadisinden hareketle, insan gönlüne ulaşmaya çalışmaktadırlar. Muhammed Bahâddin Nakşbend de böyle bir hedef gösteriyordu: "Gönlü anlayan her şeyi anladı, gönlü bilen her şeyi bildi. Çünkü Allah, inanan kulunun kalbindedir, gönlündedir". Kur'ân'daki "... ve nefsinizde âyetler var, hâlâ görmüyor musunuz?" âyeti de (51/21), insanın özünde ne büyük gerçekler olduğuna işaret etmektedir.
Bütün evrenin, Allah'ın çeşitli şekillerde tecellisi olduğunu anlayan bir mutasavvıf için, cana yönelerek Allah'ı kendi içinde bulmak, en doğru yoldur.
"İstediğimi buldum eşkere can içinde Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde."
diye başlayan şiirinde, her şeyin içinde, her şeyin arkasında Allah'ın bulunduğu, her dilde onun söylediği, hasta olanın da sağlıklı olanın da kendisi olduğu anlatılarak şöyle deniyor:
"Sayrı olmuş iniler, Kur'ân ününü dinler Kur'ân okuyan kendi, kendi Kur'ân içinde.
Baştan ayağa değin Hakk'tır ki seni tutmuş Hakk'tan ayrı ne vardır, kalma gümân içinde
Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrına Aşk ile gider iken iz buldum cân içinde."(119-120)
İnsanın kendi benliğindeki Allah'a ulaşabilmesi için kendi benliğinde "seyretmesi" gerekir. Bu, Hakk'ın tecellisi olarak oluşmakta olan "tabiatta seyir"den çok daha zordur. Ama Yunus'a göre bu, "yakın seferdir" ve çok güzel bir yoldur:
"Bende baktım bende gördüm benim ile bir olanı Sûretime cân olanı kimdurur (ben) bildim ahi. ... İsteyüben bulımazam, ol benisem ya ben hani Seçmedin ondan beni, bir kezden ol oldum ahi. ... Ma'şuk bizimledir bile, ayrı değil kıldan kıla Irak sefer bizden kala, dostu yakın buldum ahi. ... Nitekim ben beni buldum, bu oldu kim Hakk'ı buldum Korkum onu buluncaydı, korkudan kurtuldum ahi. ... Yunus kim öldürür seni, veren alır gene cânı Bu canlara hükm'edenin, kim idiğim bildim ahi."(141)
Yunus'un en büyük çabası kendisini bilmesi idi. Kendisini bilip tanıdıktan sonra, orada Allah'a yönelmekte, onunla dost olmakta, hiç bir şeyden korkmamakta, onunla dost olanların meşakkatli hayatını yeniden yaşamakta, hattâ onunla beraber evrenlere hükmetmektedir (86-87). Bu durum Yunus'a büyük bir hürriyet sağlamakta, kul iken sultan olmakta, ne ölümden ne Azrail'den korkmaktadır.
"Hakk cihana doludur, kimseler Hakk'ı bilmez Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz."(68)
diyen Yunus, Allah'ı bulmak için bunca sözün, bunca aramanın gereksiz olduğunu, ona giden en kısa ve emin yolun insanın içinden geçtiğini şöyle anlatır:
"Dağlar aşıp, berye çekip ey uzak sefer edenler İstediğin sendeyiken, acep nice seferdurur?
Hiç kılmagıl uzak sefer, ömür geçer ecel erer Dost sendedir halvet sever, bu galebe haşerdurur
Gel ırak isteme onu, cânından içeri cânı Senin ile bir duranı görmeyen bî-basardurur
Mescid ü medrese sende, sen dört yana perâkende Ne kaldın sen bu erkânda, işin katı düşvardurur."(67)
Muhammed bin Fadl el-Belhî de şöyle diyor: "Şu insan ne acayiptir. Dağları, dereleri, çölleri aşıp Kâbe'ye gider; kendi kalbine ulaşıp Allah'ın eserlerini görmek için bedenini ve şehvetini aşamaz."
"Ben bende buldum çün Hakk'ı, Şekk ü güman nemdir benim?" (178)
diyen Yunus, gene Allah'ta erimekte, Mûsâ olup Tûr'a çıkmakta, nûr olup gözden bakmakta, söz olup dilden akmakta, evrenler içinde Allah'tan başka bir şey görmemektedir.
"Uş ben beni cem eyledim, ol Dosta imân eyledim Birliğine kıldım kâmet, riyâ, tâat nemdir benim?"(178)
Bu anlamda bir kişinin "ben" demesi nasıl mümkün olur? O da evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa onları kendisi gibi görür (175). Yunus'un bütün tabiatla kaynaşması, yetmişiki milletle dost olması, küfrün-imanın üstüne çıkması, herkesi sevgiye çağırması bu anlamda yorumlanmalıdır.
"Ben"ini keşfeden, bu "ben"ini tamamen Allah'a verir, orada erir, o olur; artık hareketi o denizin içindedir.
"Senden sana varır yolum, senden seni söyler dilim İlle sana ermez elim, bu hikmete kıldım tanâ."(41)
O denize ulaşan için dünya-âhıret birleşir, ezel ile ebed dün-bugün gibi olur (zaman ve mekânların üstüne çıkar). Yunus'un kendini bulma yolu Allah'tan geçerek kendi benliklerini yeniden değerlendirme gücünü, tasavvuf erbabının çok azı gösterebilmiştir. Beyazıd-ı Bistâmî, Hallâc-ı Mansur gibi mutasavvıflar bu kademelerde coşup halkın anlayamayacağı şeyler söylemişler; Mevlâna da bu kademelerden geçerken oldukça zorlanmıştır. Bunlara bakıldığında Hz. Muhammed'in Mirac olayından sonra tekrar halkın arasında, onlardan kopmadan örnek bir insan olarak yaşamasının yüceliği ve ilâhî desteği daha iyi anlaşılır.
Yunus'un şiirlerini değerlendirdiğimizde, onun, fena mertebesinin de üstüne çıkmış bir velî olduğunu anlıyoruz.
"Kullarına va'deyledi, yarın Uçmak verem dedi Ol dostların sevindiği yarınım bugündür bana.
Sensin bana cân u cihan, sensin bana genc-i nihan Sendendürür assı ziyan, ne iş gele benden bana.
Yunus sana tuttu yüzün, unuttu cümle kend'özün Cümle sana söyler sözün, söz söyleten sensin bana." (41)
İnsanın en önemli görevi, kendi özünü bilmektir. Yunus'un şiirlerinde insanlara esas öğütlediği budur. İnsan vücudu, içinde benliği, gönlü, esas kaynağa götürecek "yol"u bulundurduğu için çok değerlidir.
Yunus, insanın bedenini bir şehire benzetir. Bu vücut şehrinin yedi kapısı, her kapısında da bizim oraya girmemizi engelleyecek yüzbin askeri vardır. Buna rağmen aşk kılıcını kuşanıp içeri girmek, içteki sultanın yüzünü görmek gerekir (59- 60). Sabah namazının vaktinde ve imamla birlikte kılınmasını isteyen bir şiirinde, öğütlerin en önemlisini en sona koyuyor.
"Miskin Yunus aç gözünü, uyar gafletten özünü Tâ bilesin kend'özünü, tanla seher vaktinde dur."(59)
Kendine bakmak, onunla konuşmak, onu değerlendirmek insanı olgunlaştırır. Dikkatler ve eleştiriler başkalarına yöneleceğine kendisine yönelir. Ebu Ca'fer Ahmet b. Sinan, "Başkalarında var olduğunu sandığımız hatalar ve günâhlar yüzünden onlara kin tutarız. Fakat nefsimizde var olduğunu yakinen bildiğimiz bir sürü kötülükler yüzünden niye kendimize öfkelenmeyiz?" diyor.
Kendini bilmek ve değerlendirmek önemlidir; çünkü kimsenin sevabından ve günâhından bir başkası etkilenmez. İnsan ne kadar kendisiyle beraber olursa, ne kadar kendisiyle uğraşır, kendi problemlerini aşarsa o kadar iyi olur. Yunus, Risâletü'n-Nushiyye'sinde şöyle diyor:
"N'ola birgün eğer küfrün yenesin Seni şerheyleyip seni bilesin."(35)
Eğer insan pozitif yönde kendi değerinin yüceliğini, negatif yönden ise kendi durumunun kötülüğünü anlasaydı ("Biz insanı en güzel súrette yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısına attık" Kur'ân-ı Kerim 95/4-5), başka hiç kimse ile ilgilenmeye vakti kalmazdı. Ama insanın dışındaki diğer varlıklar ve olaylar onun dikkatini kendinden başka yönlere çekiyor.
"Hicâb oldun sen sana, ne bakarsın dört yana Kaykımaz öne sona, şuna kim didar gerek."(76)
Varlık perdesini yıkan, hırs evinden çıkan, bu anlamda da benliği-senliği bırakıp Allah ile bilişen, ondan bir parça olan benliğe ulaşmaya çalışan kişi olmak gerekir. Yunus, bu yolu şöyle anlatıyor:
"Akıl erdiği değil, bu göz gördüğü değil Dil söz verdiği değil, bî lisan bî ser gerek.
İşit işit key işit, Dost katına sensiz git Dosta gidene öndin, kendüsüz sefer gerek."(76)
Kişinin kendini bilmesi, kendi içindeki gönül gözüne ulaşmasıdır. Gönül gözüyle bakan, her yerde Hakk'ı görür. Oysa insanın buraya ulaşmasını engelleyen bir çok perde vardır.
"Hicaptasın, bugün seni göstermezler belki sana Hicap dediğimi anla, dünyalıktır gözden bırak.
Sen seni bilmeyince, ere nazar kılmayınca Senliği (bu) ara yerden bırakmazsan oldu tuzak."(73)
Bu dünya türlü türlü halleri olan, içindeki insanların çeşitli hayaller peşinde koştukları bir büyük şehire benzer. Bu şehirde yapılacak en büyük şey, hayallerden kurtularak kendine gelmek, kendi gerçek değerini bulmaktır.
"Kendi miktarın bilen, bildi kendi halini Veli dahi aşk ile evvel bahara benzer."(159)
Allah'ın aşk verdiği kulları, kendini bilen, gerçeği bilen, Allah'ı bilen kullarıdır. Aşk, ilim ve Kur'ân-ı Kerim bir bütündür.
"Ey kend'özünü bilmeyen, söz ma'nâsını bulmayan Hakk varlığın isterisen uş ilm ile Kur'ân'dadır."(160)
Yunus, "Lâ şerike okursun, sonra şerik katarsın" diye başlayan şiirinde de
"İlm okumaktan gerek kend'özünü bilmektir Kend'özünü bilmezsen bir hayvandan betersin."(107)
uyarısını yapıyor. Öbür türlü yaşamak, "görmeden taş atmaktır." Yunus ise kendi özünü, cevherini, kaynağını bulmuş; endişelerden, korkulardan kurtulmuş, günlük telâşların üzerine yükselmiş, dünyaya daha değişik bakmaktadır.
"Dost isteyen gelsin bana, göstereyim Dostu ona Budur sözüm önden sona, ben bilirim kend'özümü."(130)
İnsanın çevresini bilmesinin ilk şartı kendisini bilmesidir; çevresinde olup biten her şeyin Allah'tan olduğunu bilmesinin ilk şartı da gene kendisini bilmektir. Ebu Said Ahmet el-Harraz, "Kendi benliğinde olup bitenden habersiz yaşayan, Rabbini nasıl bilsin?" diye soruyor.
İnsanı felsefî yönden değerlendiren düşünürlerin büyük çoğunluğu, insanın varlığını büyük bir problem olarak görmektedirler. Yunus, bu varlığı bir problem olarak değil bir "sır" olarak görür. Bu varlığın çözümünde de, dıştan bir yaklaşım yerine, doğrudan içeri girerek o sonsuz evrene ulaşır. Ahmet Hamdi Tanpınar, bu anlamda, Yunus'u "iç dünyamızın fâtihi", metafizik endişeleri içimizde yenen kişi olarak niteliyor. Yunus, ben üzerindeki bir çok perdeyi, onca ağır yükü kaldırarak; o boşluktaki engin mesafeyi bir hamlede aşar; bütün yüce şeylerden geçerek öze, Allah'a ulaşır. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma, Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.
İnsan eğer isterse kendi kendini bulup bilebilir ve bir insanı kimse kendisi kadar daha yakından bilemez.
"Seninle sen tanış, gör kandasın sen Senin devletine bahanesin sen."(29)
İnsanın kendisini görmesine nefsi ve dünya engel olur. Eğer nefsini terbiye eder de kontrol altına alırsa, hem dünyaya bakışı değişir hem de kendi benliğine doğru kolayca sefer edebilir. Duyu organlarımız, "dış"ı algıladığı gibi "iç"i de algılayabilir. Hattâ kendi içini algılamayamayan duyu organlarının, insanın hayvanî hayatını sürdürmekten öte bir anlamı yoktur. İnsanın hayvanî tarafı ise, bu dünya nimetlerinden oluşur ve bu dünyada kalır. Ona devamlı eşlik edecek olan ise kendi özüdür; bu da büyük ölçüde insanın amellerinden meydana gelir. Bu nedenle insan önce kendi özünü gözlemelidir.
Aslında her işin arkasında, başka bir deyişle en içinde Allah vardır; onunla bakmayan göz baktıklarından bir şey göremez, onunla duymayan kulak işittiklerine anlam veremez. İnsanı benliğe götürecek olan da Allah'tır; onun yardımı ve ışığı olmadan benliğe ulaşılamaz.
"Bu benven dediğim eğer ben isem Niçin bu benliğe elim erilmez?"(165)
Gönlünü Allah'a veren kişi önce büyük bir şaşkınlık ve boşluk içine düşer, kendini kaybeder, her baktığı yerde Allah'ın tecellilerini görür; onların içinden başka bir varlık olarak kendini ayıramaz.
Yunus, bu duyguyu
"Aldı benim gönlümü n'olduğum bilimezem Yavı kıldım ben beni, isteyip bulamazam."(39)
diye başlayan şiirinde çok iyi anlatır. İnsan isteyip gayret ettikten sonra Allah onu kendi özüne, kendi gerçeğine götürecektir.
"Ben Hazrete tuttum yüzüm, ol aşk eri açtı gözüm Gösterdi bana kend'özüm, âyet-i küll denen benim.
Bu cümle canda oynayan, damarlarında kaynayan Küllî dillerde söyleyen, küllî dili diyen benim."(92)
"Nitekim ben beni bildim, yakîn bil kim Hakk'ı buldum" diyen Yunus, daha önce korktuğu şeyin kendi özünde bulunduğunu görünce onunla dost olmakta, "O" olmakta, evrenlere hükmetmektedir.
"Yunus'a Hakk açtı kapı, Yunus Hakk'a kıldı tapu Bâkî devlet benimkiymiş, ben kul iken sultan oldum."(87)
Gene aynı anlamda olmak üzere, bir başka şiirinde de şöyle demektedir:
"Ol Dost açtı gözümü, gösterdi ken'özümü Gönlümdeki râzımı söyledim dile geldim."(97)
Aşkın, Allah sevgisinin tadına varan, onun sağladığı engin ruh ve zihin huzurunu duyan artık o olmadan yaşayamaz, devamlı onu ister; kendi benliğinden, zamandan-mekândan rahatsız olur. Onu Allah aşkı içinde eritecek olan ölüm bile olsa, çekinmeden ister.
"Al götür benden benliği, doldur içime senliği Dirliğinde öldür beni, varıp anda ölmeyeyim."(191)
İnsan ruhunun derinliklerindeki ilâhî benliğe ulaşmak için, yüzeysel benlikten geçmek gerekir. Tasavvuf yolunun en önemli aşamalarından biri olan bu dönemi geçirmek çok zordur. Vazgeçeceğimiz, topraktan olan benliğimizdir. Bu benlik sürekli değişir; bir taraftan oluşur bir taraftan bozulur. Bu kadar hızlı değişme içinde, benlik dâvâsı gütmek pek anlamlı değildir.
"Söz issi sözün alır, sûret toprakta kalır Her kim bu hali bilir, kend'özünden vazgelir."(46) Dost yoluna gidişte nefsani benliğin istekleri, aklın merak ve soruları, nefsi sakınmak ve korumak çabaları insanı yolundan alıkoyar. Bu nedenle, benlikten her hâlükârda vazgeçmek gerekir.
"Yunus imdi demegil dostu gerçek severim Dostu gerçek sevenler benliğin elden kodu."(140)
"Terkeylegil ten tertibin, gider senden benlik adın" (64) diyen Yunus, bu evrenler içinde herşeyin Allah'ın hükmü ve iradesi altında olduğunu, onun dışında bir benlik iddiasında bulunmanın abes olduğunu; onun birliğine inanıp kabul eden kişinin, evrende ondan başka bilinçli davranan varlıklar olduğunu zannetmesinin câhillik olduğunu belirtir. "Allah birdir, onun ortağı yoktur" demek, evrendeki her şeyin Allah'ın birliği içinde olduğuna gerçekten inanmak demektir. Oysa yukarıdaki sözü söyleyen bir çok kişi, sözün gerektirdiği yüksek inanış düzeyine çıkamıyorlar; farkına varmadan Allah'a birçok ortak koşuyorlar.
"Eydürsün kim gözüm görür, da'viyi ma'niye irür Gündüzün gün şûle verir, bu gece yanan nûr nedir?"(64)
İnsanlardaki can, Allah kudretidir; yoksa, beden, organlar, damarlardaki kan hepsi birer bahanedir. Aslında her şeyin yokluktan var olması, her an içinde yaşadığımız en büyük mucizedir. Ama bu bile gelip geçicidir. Bu dünyada bulunuşumuz, bu dünya şartlarına göre yaratılmış bir vücutla ve geçici bir zaman içindir.
Zaten bu dünyanın sonunun boş olduğunu, bu dünyada benlik peşinde koşmanın anlamsız olduğunu Yunus, baştan anlamıştır.
"Sorun Taptuklu Yunus'a bu dünyadan ne anladı Bu dünyanın kararı yok, sen neyimiş, ben neyimiş!"(71) Kişinin kendine yönelerek özüne doğru hareket etmesi "gizli seyir"dir; insanın hayattaki esas hedefi de bu olmalıdır, çünkü;
"Eyit eyit kamusun, ne kân ü ne ma'densin Sûret-i pür ma'nisin, padişahı sende bul.
Gel imdi hicâbın aç, senden ayrıl sana kaç Sende bulasın Mi'rac, sana gelir cümle yol."(80-81)
"Sen seni elden bırak, Dost yüzüne sensiz bak" (76) diyen Yunus, Allah katına, benliğin bırakılarak, "kendisiz sefer" edilmek gereği üzerinde özenle durur.
Öze vardıktan sonra insan, Allah'ın bütün gücünü kendinde hisseder, "kul iken sultan olur" (87). İnsanın kendi özünden evrene bakışını, tasavvufun o aşamasını, Yunus kadar çoşku ile dile getirmiş âşık az bulunur.
"Bir dürr-i yetimem ki, görmedi beni ummân Bir katreyim illâ ki, ummâna benim ummân.
Bu âlem-i kesrette sen Yûsuf u ben Ya'kub Ol âlem-i vahdette ne Yûsuf u ne Ken'an.
Adım Yunus olduğu bu cisim belâsıdır. Adım sorar olursan sultâna benim sultân."(115)
Kendi benliğinden geçerek Dosta ulaşan, gözündeki varlık ve nefis perdesini kaldıran, bütün evrenin Allah'ın ulu varlığı karşısında anlamsızlaştığını görür ve her şeyden vazgeçer.
"Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun Assı ziyandan geçtim, dükkanım yağma olsun.
Ben benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım Dost vaslına eriştim, gümânım yağma olsun.
İkilikten usandım, birlik hânına kandım Derd-i şarabın içtim, dermânım yağma olsun.
Yunus ne hoş demişsin, bal ü şeker yemişsin Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun."(111)
Öz benliğine ulaşan Yunus'ta çok önemli bir benlik güçlenmesi veya benlik genişlemesi görüyoruz. "Benem", "oldum", "idim", "olam" gibi kelimelerle biten dizelerinde bu güçlenme, veya genişlemeyi çoşkulu olarak anlatmaktadır. Bu çoşku içinde Yunus'un kılavuzu sadece aşktır:
"Deniz yüzünden su alıp sunuveririm göklere Bulutlayın seyran edip arşa yakın varan benim.
Yıldırım olup şakıyan, gökte melâik dokuyan Bulutlara hüküm süren, yağmur olup yağan benim.
Gördüm göğün melekleri her biri bir işteyimiş Hak Çalab'ın zikrin eder, İncil ü hem Kur'ân benim."(87)
Yunus çoştukça sır sözlerini âyân eyler, yeri-göğü kontrolu altına alır; can olur, ten olur, Mûsâ, Süleyman olur; bütün melekleri kendi hükmü altına alır.
"Azrâil ne kişidürür kast idebile canıma Ben onun kasdını gene kendüye zindân eyleyem
Ya Cebrâil kim ola kim, hükmede benim âhıma Yüzbin Cebrâil gibiyi bir demde perrân eyleyem."(86) Yunus'a gücü veren, gönlünde dopdolu olan Hakk varlığıdır. Diğer mutasavvıfların gizledikleri bütün anlamları, Yunus'un çoşkusu açığa çıkarmaktadır. Önceleri yoklukyoksulluktan, ölümden, ölüm sonrası sorgudan, yok olmaktan korkan Yunus; aşk terbiyesinden geçtikten sonra bütün korku ve endişelerinden kurtulmakta, zamanlar ve mekânlar üstüne çıkıp sadece "sır" söylemektedir.
"Aşklılar bizden alalar, aşksızlar hod ne bileler Kimler ala kimler vere, ben bir ulu dükkan oldum."(87)
Yunus, sırlar içine daldıkça kişiliği güçlenmekte ve genişlemektedir. Gökte Peygamber ile Mi'raca çıkmakta, "ashab-ı suffa"dan daha kanaatkâr olmakta, hem Hz. Ömer kadar âdil olmakta, hem oğlanlarla fısk işleyip hadde basılmakta, Hallâc-ı Mansur ile dâra asılmakta, İsâ Peygamber ile göklere çıkmakta, Mûsâ Peygamber ile konuşmaktadır (90-91).
"Ne derisem hükmüm yürür, elimde ferman tutarım Ne edersem hükmüm revan, çün hükm-i sultan tutarım.
İns ile bu cinn ü peri, devler benim hükmümdedir Tahtım benim yel götürür, mühr-i Süleyman tutarım.
İbüs ü Âdem kim olur, ya aza yahut azdıra Cümle benim eyi yavuz, kamusun benden tutarım."(87)
Bu duygular içinde bütün insanlar Yunus'un kavmidir, bütün dünya onun rızkıdır. Onu diri tutan Allah aşkıdır, onun verdiği can var iken âb-ı hayat istemeyi bile "karanlığa girmek" ve "hayvanlık" olarak niteler
Hak katında, onunla kaynaşmış olan Yunus'a ölüm yoktur; hattâ o, yedi iklimi diri tutandır, yeri-göğü yaratan, Nuh'a tufan veren, dünyaya yüzbinlerce varlığı ve insanı getirip götüren, Yûsuf olup Mısır'da hüküm süren, rûzgar ile hareket eden, sofilerle bel bağlayıp ibadet eden odur.
"Yunus değil bunu diyen, kudret dilidir söyleyen Kâfir ola inanmayan, evvel-âhir-heman benim."(97)
Tasavvufun bu aşamasına nefsimizle ve nefse bağlı cânımızla çıkamayız. Bütün maddî varlığı terkedip maddî varlığı destekleyen candan dahi vazgeçmek gerekir. Yunus'un
"Yer benimdir, gök benimdir, arş benim Gör nicesi germişim sayvânımı."(195)
söyleyişi, ancak o zaman anlam kazanır.
Benlik genişlemesi durumunda Yunus, defalarca bu dünyaya gelip gitmekte; bu dünyadaki iyi-kötü, zengin-fakir, müslim-kâfir, büyük-küçük her türlü yaşayışı yaşamakta, her varlığın kılığına girmektedir.
"Deniz kenarında ova, kuyuda işleyen kova İsâ ağzındaki dua oldum bile işe geldim.
Ay oldum âleme doğdum, bulut olup göğe ağdım Yağmur olup yere yağdım, nûr oldum güneşe geldim." (183)
Bu arada bütün peygamberlerin çektiği eziyetleri çekmekte, gösterdiği ilâhi özellikleri göstermektedir. Artık Yunus'un dilinde Hakk söylemektedir.
"Ol kâdir-i kun feyekun, lutfedici Rahman benim" diye başlayan şiirinde gene bütün evrenlerin sultanı olmakta; nutfeden âdem, yumurtadan kuş yaratmakta, insanların kimisine günâh işletmekte, kimisini zâhid yapmakta, kimisini mallar ve eşlerle zengin, kimisini fakir kılmakta ve şöyle devam etmektedir.
"Benim ebed, benim bekâ, ol kâdir-i hay mutlaka Hızır ola yarun sakkâ, onu kılan gufran benim.
Hem bâtınem hem zâhirem, hem evvelem hem âhirem Hem ben olum hem ol benim, hem ol kerim-i han benim.
Yoktur arada tercüman, andaki iş bana âyân Oldur bana veren lisan, ol denize ummân benim.
Bu yeri-göğü yaratan, bu arş u kürsi durduran Binbir adı vardı Yunus, ol sâhib-i Kur'ân benim." (179-180)
Yunus'un genişleme anında hissettikleri, bu dünya ölçüleriyle hareket eden aklın alamayacağı boyutlara çıkar. Bazen bütün denizler onun genişliği yanında bir damla gibi kalırlar. O bazen bir zerrenin içine girer, orada büyük evrenler içindeymiş gibi rahat hareket eder. Bazen Kaf Dağı onun gözüne bir zerre kadar gözükmez, ay ile güneş ona kul olur; bazen zamanlara hâkim olur. Ancak halkın içindeki Yunus'un bir çok eksikleri olduğunu, Allah ve Muhammed'in ihsanına muhtaç olduğunu çok iyi bilir (154. bak ayrıca 115).
Yunus, gönül şarına (şehrine) yerleşince öylesine bir umman kesilir ki, her şey onun içinde yer alır. Yere göğe direk olur, yaz yaratıp yer donatır, yıldırım olup şakır, ağulu yılan olur, Hamza'yı Kaf'tan aşırır, duman olur, toz olur, âşık olur, doğru yolda kul olur (101). Aşk makamında Yunus ateş olur, İbrahim ateşe atıldığında bağ-bostan olur, Mansur ile bir olup "Ene'l-Hakk" diyen, Muhammed Mustafa ile Mi'rac seferine çıkan, orada söylenen sırları duyan olur:
"Şimdi adım Yunus'dur, ol demde İsmâil idi Ol Dost için Arafat'a kurban olup çıkan benim.
Çarh benim hükmümde durur, her yanda ben oturmuşum Mülk benim elimde durur, yakan benim, yanan benim.
Sa'd benim, said benim, Yunus dahi benimledir İlm-i ledündür üstâdım, ol esrârı duyan benim."(93)
"Bu fenâ mülkünde ben nice hayran olam" diye başlayan şiirde Yunus'un fena mertebesindeki gücü, evreni, zaman ve mekânı darmadağın ederek dolaşması çok dikkate değer. Burada ağlamakta, gülmekte, yükselmekte, alçalmakta, çeşitli şahsiyetlerin kılığına, çeşitli canlıların ve diğer varlıkların şekline bürünmektedir.
"Gah işidürem, işitmezem, işümezem aceb Niçe bir nisyân olam, hayvân olam, insan olam.
Niçe bir sûrette insan ü sıfatta cânver Niçe bir tilki olam, yâ kurd u yâ aslân olam.
Niçe bir tecrid ü tefrid ü mücerred münferit Yâ niçe cin, niçe ins ü niçe bir şeytân olam."(99)
Fir'avun olur, Hâmâm (Fir'avun'un veziri) olur, Efreng (Frenk, Avrupalı) olur, Nemrûd olur; bütün kötü şahsiyetlerin kimliğine bürünür. Bazen de Ca'fer-i Tayyar olur, Cercis olur, Calinos, Hipokrat, Lokman olur. Peygamberler sıfatından geçer; gâh Cennet'in bekçisi Rıdvân'ın yanına çıkar, gâh zindanlara girer.
"Geh ola odlar yakam, diller yıkam, cânlar yakam Geh varam arşa çıkam, geh şâh u geh sultân olam.
Yâ niçe bir ben diyem, sensiz diyen utanmadan Yâ niçe deksiz olam, dilsiz olam, hayrân olam.
Niçe bir balçıkta olam, alçakda olam, hâr olam Geh varam gevher olam, yâkût olam, mercan olam.
Dâr olam, girdâr olam, Mansûr olam, berdâr olam Ten olam, hem cân olam, hem in olam, hem ân olam."(99)
Yunus'un bu fenâ mertebesindeki duygularını, gücünü, çoşkusunu tam olarak anlayabilmek için, o mertebede gerçekten yaşamak gerekir. Yoksa, o mertebeye çıkamayanlar için bu dizeler, ruhta küçük çırpıntılar uyandıran güzel söylenmiş bir şiirden öte anlam ifade etmez. O ruh gücüne ulaşmak, zaman ve mekânı hallaç pamuğu gibi atarak her varlıkla kaynaşıp doya doya yaşamak; ancak fenâ mülküne ulaşmış velilerin yapabileceği bir iştir.
Aşığın sırra ermesi, fenâ mülküne çıkması, kendi benliği içinde seyrederken olur. Herkes kendi benliği içinde korkmadan uzun bir yolculuğa çıkarsa kendi canını, kendi esas özünü, Allah'ını bulacaktır. Onu bulan, ilk başta şaşırır, kendisiyle onu ayıramaz.
"İsteyiben bulımazam, ol benisem yâ ben hani Seçmedim ondan beni, bir kezden olum âhi."(141)
"Ene'l-Hakk" şeklindeki sözler, hep bu dönemin çoşkusu ile söylenmiştir. Toprak olan sûretin yanında esas cevheri gören, artık toprak bedeninin peşinde koşamaz, hep can ile beraber olup onun isteklerini yerine getirir. İnanmayan, canın bu değerini göremez, Allah'ın insana bu kadar yakınlığını göremez, onu bulmak için "uzak sefer" eyler. Onun, kendi içinde dolu olduğunu bilen ise, bir kerre ona ulaştıktan sonra hep onunla yaşar; onun yalnız bu andaki ve bu yerdeki değil, zamanın ve mekânın her boyutundaki tecellilerine katılır.
"Mun'im oldum yoksul iken, benim oldu kevn ü mekân Yerden göğe, mağrıp, maşrık; yere-göğe doldum ahi."(141)
Kendi vücudunda, kendi gönlünde anlamlar denizine ulaşan, oradan iki cihanı da seyredebilir. Yerler, gökler, cennet, cehennem, yetmişbin hicâp perdesi, Levh-i mahfuzda yazılı olan her şey insan vücudunda vardır.
"Tevrât ile İncil'i, Furkan ile Zebûr'u Bunlardaki beyanı cümle vücutta bulduk.
Yunus'un sözleri Hakk, cümlemiz dedik saddak Kend'istersen anda Hakk, cümle vücutta bulduk."(170)
Bunu anlayan kişinin, artık dışardaki âyetlerden ziyade içerdeki âyetlerle meşgul olması, kendi beni içindeki öz benliği ile yaşaması en doğru ve en açık bir yol olur.
Evrende asıl olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. Her türlü oluşu idare eden, yürüten odur. Madde, bu oluşta sadece bir vasıtadır. Sevgi olmasa maddenin hiç bir değeri kalmaz.
Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir. Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Tanrı gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. Burada, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak, yaratılmış olan bütün varlıklardan daha çok Tanrı sevgisini bulunduran insanın gönlüne sefer eylemek, daha doğru bir yoldur.
"Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve mekânlarda, bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Yunus'ta bunun birçok örneklerini görüyoruz.
Tasavvufun daha ileri mertebesi, "sonun başlangıçla birleştiği safha"nın geçilmesidir. Varlıkların ve onun içindeki insan türünün içinde, zamanın ve mekânın bir boyutunda bir tek insan olarak yaratılmışız. Bu realitenin gereklerini yerine getirmek için, Allah'ın yarattığı oluşa, sınav ortamındaki bir kişi titizliği ile hazır olmalı, onun gösterdiği doğru yolda maddî olarak da yaşamalıdır. Ama bunu yaşarken her zaman onunla içiçe olduğumuzu, onun sevgi dolu yönlendirmesine ihtiyacımız olduğunu unutmadan.
"Başdan ayağa değin Hakk'tır ki seni tutmuş Hakk'tan ayrı ne vardır, kalma gümân içinde
Sayrı olmuş iniler, Kur'ân ününü dinler Kur'ân okuyan kendi, kendi Kur'ân içinde."(119)
|