Rumelihisarı yokuşunu bir hayli tırmandıktan sonra, mütevazı bir apartmanın çatı katına çıkıyoruz. Manzara müthiş. Evin dekoru, öğrencilik yıllarımı çağrıştırıyor. Okul bittikten sonra da alternatif takılmayı sürdüren erkek arkadaşlarımın evleri de böyleydi. Hindistan seyahatlerini tamamladıktan bir süre sonra, hem güzel hem de akıllı kızlarla evlendiler. Saçlarını sakallarını kestiler... Evlerinin dekoru değişti. Sonra boşandılar. Güzel ve akıllı kızlar, kapıya kamyon dayayıp, evleri boşalttılar. 80 sonrasına geldiğimizde, eskiden "establishment" diye dalga geçtikleri kurulu düzenle mücadele biçimleri değişti. Artık kaleyi içerden fethedeceklerdi. Yaş İlerleyince, düzgün bekâr erkekler kotaya girdiğinden, yeniden, güzel, akıllı ve üstelik bu sefer daha genç kızlar bulup evlendiler. Yeni karıları, kilimleri ve bakırları depoya attılar, tavandan sarkan kâğıt top lambaların yerine spotlar, posterlerin yerine imzalı tablolar asıldı. Blucinlerini, artık sadece hafta sonunda giyiyor, günde iki kez traş oluyorlardı. Kamera Stop. Rumelihisarı'ndaki çatı katına niye geldiğimi unutuyordum az daha. Ev sahibinin lüle lüle omuzlarına inen saçları, evdeki bilinçli özensizlik, beni bir hamlede 10-15 yıl öncesine alıp götürmüştü. Oysa buraya, İlhan İrem'le bugünü konuşmaya gelmiştim. Daha doğrusu, bugünün kadın-erkek ilişkilerini. Onunla, bana göre en az 10 yıl geride kalmış bir fon üzerine konuştuk.
- Ne içersiniz? "Nescafe olabilir..." - Siz yapar mısınız?
(Yapmasına yaparım tabii; ama ocağı çalıştıramıyorum. Kadın dediğin, illa ki becerikli olmak zorunda değil ki. Üstelik, suyun altını neden ben yakacağım, onu da tam olarak anlamış değilim. Kendi işini kendin gör. İsveç mi burası? Benim sınıf arkadaşı oğlanlar bile...)
"Kadın-erkek ayrımını, kadınlar destekliyor" diye söze giriyor İlhan İrem.
"Erkeklerin bazı tavırları, kadınlar tarafından güç sembolü olarak algılanıyor. Oysa yanlış. Kabalığı, sahiplenme diye alıyor. Kadınların büyük kısmı, erkeksi tavırlardan hoşnut. Kanat altına girme refleksiyle, maçoluğa prim veriyorlar."
Çok haklı, hem de çok... "Kanat altına girme refleksi" tanımlaması çok hoşuma gidiyor. Türk toplumunun kendini en fazla geliştirmiş olması gereken kızları, benim arkadaşlarım. Sahiplenilme duygusunu çok şükür aştık. Ekonomik özgürlüğümüze kavuştuk. Kendi ayaklarımızın üzerinde tek başına durabilecek güçteyiz. Gelgelelim, şimdi de hepimizin ağzında, bir "beynime hitap etsin" lakırdısıdır gidiyor. Beynimize hitap etmeyen adamları istemiyoruz. Maşallah bizim sınıf arkadaşı oğlanların hiç böyle bir dertleri yok. Karılarının ya da sevgililerinin, ille de onların beyinlerine hitap etmesi gerekmiyor. Bu, "beynime hitap etsin" lafının ardında neyin gizli olduğunu hiç düşündük mü? Erkek üstün olmalı şartlamasını görünürde aştık ama şimdi de beyinlerde takıldık. Erkek, başka yerlerde değilse bile, kafaca ve hatta mevki olarak bizden üstün olacak ki, içimiz rahat etsin. Doğrusu, erkek olmak da zor iş. Beyinleri sadece bilgi ve akıl deposu olmakla kalmayıp, "kanatlı" da olacak ki, altına girebilelim.
ŞARTLI REFLEKS
"Batı'da, feminizm sonrası maço erkek kalmadı gibi. Ama, kadın-erkek ilişkileri de bir türlü rayına oturmadı. Kadınlar bu sefer, başlarını omuzlarına yaslayacak erkek bulamamaktan şikâyetçi" der demez, İlhan İrem tepki gösteriyor:
"Sevdiğim kadının omuzuna başımı koyup ağlamaktan, o uyurken kahvaltısını hazırlamaktan rahatsızlık duymam. Eğer ille bunları kadınların yapması gerekir deniliyorsa, ben buna 'şartlı refleks, diyorum.'
Yine çok haklı. Çağlar boyunca Pavlov'un köpeği gibi şartlandırılmış insanoğlu... Öyle 15-20 yılda yeni bir kadın-erkek ilişkisi modeli geliştirmek kolay mı? Yakalarımıza takılan kadın ve erkek kimlikleri öylesine sabit ki... Çıkarıp atmak cesaret ister, ağır bedel ödemeyi gerektirir. Kadın ve erkekten beklenen geleneksel kalıbın dışına çıkmak, anında toplum" dan dışlanmakla eşanlamlı değil mi? Büyük kentlerin çok kısıtlı elit çevrelerinin dışında, kaç kişi kaldırabiliyor, böylesine bir baskıyı?
ÖDÜNSÜZ VE YALNIZ
İlhan İrem'i dinlemeyi sürdürüyorum: "Erkeklik, sadece yatakta gündeme gelmeli, o da sevecenlikle... Bünye farkı nedeniyle iki cinsi ayırmak çok yanlış. Dilimize de yansımış ayrım... 'Karı gibi gülme' derler. Başbakan, çıkıp kürsüde, 'Erkekseniz adayınızı gösterin' diyebiliyor. Sevecenlik ve hoşgörü. Bu iki kavramın erkeklikle ilgisi, sertlik ve kabalıktan daha yakından ilgili..."
Erkekten feminist olmaz diyenler, buyursunlar bakalım. İlhan İrem'e içinde yaşadığı erkek bakışının egemen olduğu toplumda, uyumsuzluk çekip çekmediğini soruyorum.
"Ben alışılmış erkek kalıbının dışına çıkmanın rahatsızlığını çok uzun süre çektim. Fikirlerim, dış görünümüm sürekli eleştirildi. Yaşam kuramı olarak özgürlüğü seçtim. Bunun da temelinde, evrensel sevgi yatıyor. Aynı bütünün parçası olmak gibi bir düşünce. Doğadaki bütün canlıların, aynı bütünün parçaları oldukları için, eşit olduklarını düşündüm. Bu düşüncelerim yoğunlaştıkça, daha seçici bir insan oldum. Kendi frekansımdan olanları seçiyorum. Çok dar bir saha içerisindeyim. O kesin. Ama, kendimi bir alt düzeye indireceğime, dar bir çevreyi tercih ettim. Ödün vermedim. Bu da yalnızlığı doğurdu. Yaklaşık 10 yıldır böyle." Ya 10 yıl öncesi? "77-78 yıllarına kadar, karşı cinsle ilgili benim de köşeli kavramlarım vardı. Bekâret saplantısı bende de vardı. Artık hiçbiri kalmadı. Hiçbir cins, diğeri üzerinde tahakküm hakkına sahip değildir."
AİLEDE ÖZGÜRLÜK YOK
İlhan İrem'in Özgürlük kavramının boyutları öylesine geniş ki. "Çocuğum olursa, din hanesini boş bırakmak istiyorum, hatta adını bile kendisi seçebilmeli" diyor. İnsan haklarının, önce aile içinde çiğnendiği, sadece özgürlük olmadığı görüşünde.
Buradan, arabesk meselesine atlıyoruz. Türk toplumunun arabeskleşmesinden yakınıyor. Onun için, esas sorun, arabesk müzik değil:
"Arabesk müziğin günleri sayılı ama, beni asıl düşündüren, arabesk yaşantı biçiminin heryere damgasını vurması, ilişkilere hakim olması" diye devam ediyor.
Nedir arabesk? Eskinin elit kentli yaşam biçimi tehdit eden bir olgu. Köy ve kasaba kültürünün, kentte yeniden üremiş şekliyle, ilişkilerimize ve zevklerimize yansımakla kalmayıp, giderek egemen olması. Tarım toplumu olmaktan çıkan, hızla kentleşerek endüstri toplumuna dönüşen Türkiye'de yaşanan kültürel depreme takılan ad. Bir bedel. Çoğu seçkinci kentli aydınlarımız gibi, arabeskten nefret ediyor İlhan İrem. Arabesk olayını tam olarak anlama çabası gösterdiğine de emin değilim. Göstermişse de, sevmesi gerekmiyor tabii. Bakın, neler diyor:
"Türk toplumu, kolay olanı seçti. Son 10 yılda, kalınlaşmayı, yozlaşmayı seçti. Arabesk, yani avamlık, bir yaşam felsefesi haline girdi. İncelikler gözardı edildi." Ve son sözü: "Böylesine erkeksi bir toplum, çağdaş değildir. AT'ye girme hayalleri bana çok komik geliyor. Tepkisiz bir toplumuz." İlhan İrem, tepki gösterenlerden. Kaleyi dıştan fethetmeye kalkışmış. Ve tabii, yalnız...
Zeynep GÖGÜŞ Elele Temmuz 1990 |