Türk Hafif Müziğinde bir bütün olarak sözüyle ve sazıyla kendi müziğini yapan sanatçı o kadar az ki. İlk bakışta, yalnızca birkaç sanatçının bu uğraşta yoğunlaştığını söylersek pek yanlış olmaz. Bülent Ortaçgil, Özdemir Erdoğan gibi isimlerin yanı sıra, içinde özgün yönler taşıyan yapıtlarıyla Yeni Türkü, Mazhar Fuat Özkan üçlüsü ve Mozaik ilk elde aklımıza gelenler oluyor. Kuşkusuz, bu saydıklarımıza ekleyebileceğimiz isimler de var. Ama performansını yine de diri tutma çabasında olanlardan hemen aklımıza gelenleri saydık. Bu isimlerin yanında, 'kendi yolunun yolcusu' bir sanatçıyı da vurgulamadan geçemeyiz. O da, İlhan İREM... Bu sanatçıyı önemle eklememizin nedeni, izlediği olumlu grafik. Özellikle 1980 sonrası gelişiminde o kadar önemli girişimleri oldu ki, bu çabalar sanatçının tüm 70'li yıllarda yaptığı çalışmaların bir kat üzerinde seyrediyor bizce. Ancak bu çabaları, bir 'mükemmele yakınlık' olarak algılamak gerekiyor.
İREM'in arayışları son noktaya ulaşmış değil.
1980'den sonra çıkan ilk uzunçaları 'Pencere' ve ardından 'Köprü' de İREM'in kendi sesini bulmak için harcadığı çabayı dikkatle izlemek gerekiyor. Seçtiği tür olan 'Senfonik Rock' müziğinin içine Türk Klasik Müziği ezgilerini de yedirerek gelişip zenginleşen geniş soluklu yapıtlar bunlar. Ama bu solukların içinde yer yer, 'İlhan İREM'in olmayan' temaların da varlığını gördük. Bu belki sanatçının etkilenim ve seçim alanıydı. Ama kendisine özgürlükte, oturmuş bir noktaya henüz gelememişti. Bu çabalarda en çok sempatimizi toplayan yan ise, sanatçının müziğinin yanında, söz yazımına verdiği önem, temasal zenginlik ve bir anlamıyla 'senfonik' yapıt olarak kurduğu efsanelerin yanında, çağımız müziğinin teknik olanaklarından elinden geldiğince yararlanmasıydı.
Sanatçının üçlü olarak tasarladığı yapıtların sonuncusu da 'Ve Ötesi' adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Öncekilere nazaran ilk dinleyişte bile bu yapıtta daha arı, daha İREM'e özgü bir yapının içinde dolaştığımızı görüyoruz. Yaklaşık 18 başlıklı yapıtta şarkılar yine birbirine bağlı ve İREM kurgusu ve efsanesinin en gelişkin özeti denilebilir. Bunda İREM'e eşlik eden sanatçıların payı büyük bizce. Aykut Gürel, Tahsin Ünüvar ve Tarık Sever, yapıtın düzeyinde büyük hak sahibi.
İlk parçaları 'Kanat Sesleri ve Gezgin'i düşündüğümüzde sanatçının insanlararası ilişkilere, sevgiye ve dostluğa açtığı olumlu kapının sembolize bir girişini yakalıyoruz. Bunun yanında, yeni ufuklara doğru biraz da, idealize edilmiş bir gelecek özlemini de...
'Yankılar' isimli bestede geldiği nokta 'lirizm' oluyor, sanatçının.Gerçekten de şarkıların tümünde lirik temalar ve 'sen' olayı gündemde. Buradan hareketle yine bir sevgi kutsamasına doğru yol alıyor. Bunların bazıları yer yer basit bir romantizmi aşamazken, birtakım şarkılarda ise daha gerçekçi, daha içten ve sorgulayıcı yanlar görüyoruz.Örneğin ilk yüzdeki 'Bazı Akşamlar' çok başarılı bir beste. Bu bestede tabla ve davul çalan Orhan Topçuoğlu ve Ahmet Altuğ'un önemli katkıları var. 'Bak Şu Aynaya' adlı sevimli bestede ise İREM'in büyük destekçisi, Tahsin Ünüvar.
İkinci yüzdeki ilk şarkıyla sanatçı da, doğa -bir anlamda doğallığı da simgeliyor- ve sevgi arasındaki kopmaz bağın içli bir anlatımını buluyoruz. Ama bizi yine de tedirgin eden bir nokta var. O da sanatçının devamlı 'doğa ve sevgi'yi tek çözümleyici olarak görebilmesi. İREM'in bazı deneme yazılarında da gözleyebileceğimiz 'saf hümanizm' ve evrensellik boyutlarına baktığımızda iyi niyeti aşan duygulanımların da bu yapıtlara eklenmesi gerekir. Ama bu algıların müzikte şekillenmesinin zorluklarını da kabul etmek gerekir. Onun için İREM'in kurgularına eleştirel yaklaşmakla beraber bir saygı duymayı yeğledik. Örneğin hemen sonraki 'Hoşgörü' adlı şarkı hem sözel hem de müzikal açıdan ufuk açıcı. Sevginin bir anlamda bencillik değil vermekle olan ilişkilendirmesini kutlamadan edemeyeceğiz. 'Hoşgören sevgi kaybetmez kazanır' sözleri de özellikle insan ilişkilerini algılamada değerli bir yer kazanıyor. Daha sonraki şarkılardan biri olan 'Taş Devri'nde ise doğa sevgisiyle insana yönelme arasındaki ince bağı o kadar güzel kurmuş ki: 'Lirika' ülkelerine sahip çıkabilmek için kaçırılmaması gereken bir şarkı. 'Doğallığa da özlem'in bir özeti gibi...
Son iki beste 'Bir Şey Anlamadım' ve 'Işık Çocuklarının Doğumu üç plaklık uzun cümlenin son kelimesi gibi. Ama bu bir son değil, tam tersine yeniden doğuş imgeleyen müzikal ve efekt çağrışımlarıyla dolu. Yani İREM kendi algısının ifadelerini bu plakta gerçekten iyi bulmuş ve üretmiş. Senfonik yapının içinde eritilmiş, nüfuz etmiş saf bir lirizm var. Bu bir anlamda İlhan İREM'in ülküsünü şekillendiriyor. Ama bu ülküde gerçek hayatın evrensel boyuttaki verilerine tam anlamıyla uzandığı da söylenemez. Bizim gelecekteki İlhan İREM'den de bunu beklemek hakkımız. Peki, İlhan İREM neler söyleyecek ?... SEVGİ ŞEMSİYESİ ALTINDA,YAŞAMIN ZITLIKLARI
Pencere plağıyla yeni bir deneye, köklü bir değişime yöneldiniz. Neden 'Senfonik Rock' ?
Zamanın getirdiği yoğunluk içerisinde biriken duygularım, bana önce sanatın işlevini düşündürttü... Bu oluşum 80'li yılların başlangıcına rastlar... Ben bile anlayamadan, içimdeki uyumlu çocuk, başkaldıran İlhan'a dönüştü...Bu değişim, başlangıçta sessiz-sedasız görünen İlhan İREM'i benimseyen kitleyi rahatsız etti... Ancak bugün onlar da en derinlerdeki değişmeyen özümü yeniden yakaladılar... Kişisel aşk şarkılarını bir kenara bırakıp, yaşam içinde gözüme batan zıtlıkları sevgi şemsiyesi altında anlatmaya koyuldum...Ve bu çok geniş anlatım boyutunu ancak Senfonik-Rock tarzının kucaklayabileceğine karar verdim.
HER AN KAPIYI ÇARPIP, BİR DELİ KOŞU İÇİN SOKAĞA FIRLAYABİLİRİM... YENİDEN EVE DÖNMEK İÇİN.
Yeni tarzıma 'Pencere, Köprü, Ve Ötesi' adlarında birbirinin devamı olan bir üçleme ile yöneldim.
Ancak bu, üçgenden çok bir küre idi ve ben bu iç plakla kendi küremin ekvatorunda bir yolculuk yaptım... 'Pencere' senfonik dokunmalardan oluşuyordu. 'Ve Ötesi'nde ise turumu tamamlayıp, bir başka boyutta yeniden kendimi buldum...'Ve Ötesi'nde uzun bir yolculuktan eve dönmenin huzuru vardır... Yeni şarkılarım huzurlu bir mırıldanışa benziyor... Ancak bu yoğun duygusallık sizi şaşırtmasın, her an kapıyı çarpıp, bir deli koşu için yeniden sokaklara fırlayabilirim... Yeniden eve dönmek için...
Müziğinizi oluştururken, sizi besleyen kaynakları tanımlayabilir misiniz ?
Besin kaynağım, yaşadıklarımın tümü aslında...Mutluluklar, kırıklıklar filan... Bütün felsefeleri, dinleri, politikaları aşan bir özel düşünce sisteminde oluşan ütopik görüntülü bir çatı inşa etme uğraşındayım... Sezgilediğim garip bir insanlık birlikteliği var...Bu birlikteliğin kodu sevgi... Henüz kendimin de netleştiremediği yollar içinde beliren çıkış ışıklarını şarkılarımda, yazılarımda, resimlerimde anlatıyorum... Voznesenski, Cibran, Brecht, Richard Bach, Nazım Hikmet, Roger Waters, Ian Anderson gibi ipuçlarım var... Amacımın düşüncesi bile güzel, 'asırlara bir İlhan İREM adı takmak istiyorum...'
GELECEK, AYKIRI GİDENLERİN OLACAK Türkiye'de özellikle 1980'den sonra gelişen hafif müzik sanatçı ve topluluklarını nasıl değerlendiriyorsunuz ?
1980 sonrası oluşumlar bir etki-tepki sonucudur...Gençlere 'düşünme' dendi...Kimisi düşünmedi gerçekten,arabeskin ya da diskonun sislerine yöneldi... Kimisi düşündü inadına... böylece beklenmedik aykırılıklar oluştu... Bu sözler aynen popüler müzik ve onun sanatçıları için de geçerli...On yıllık bir birikim sonrası bugün, dümensuyuna giden ve aykırı giden sanatçılar var... Gelecek, aykırı gidenlerden yana, çünkü büyük dümen, yanlış yöne gidiyor... Bizler, farkında olmayanlarla da birlikte 'Çadaş Türk Müziği'nin zamanla lezzet kazanacak çorbasına karışıyoruz... Bugünkü türler karmaşasının ve lezzetsizliğin nedeni bu... Türk Pop Müziğinde şimdilik herkes kendi kalesini koruyor gibi gözüküyor... İlhan İREM müziği, Barış MANÇO müziği, Zülfü LİVANELİ müziği var... Gollerin hep aynı kaleye atıldığını anladığımızda, birleşeceğiz...
Müzik kadar, söz yazımına da önem veriyorsunuz. Gerçek şiirlerin müziklendirilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz ?
Başkasının şiirini müziklemek, iki beyni bir şarkı süresince bir etmek (şair ve besteci) gibi bir yeti ve sonsuz bir sorumluluk ister. Bu kaygıyı içinde hissetmeden bir ozanı müziklemek, sözlerin sırtında yaşayan, anlamsız ve asalak bir müzik doğurur. Bir defa Nazım Hikmet, iki defa da Özdemir Asaf besteledim... Ama Nazım'ın yaşamını bütün ayrıntıları ile okumadan, Özdemir Asaf'ın ailesiyle bile tanışıp onu bütün detayları ile öğrenmeden bu işe girişmedim.
Sizce müzikte 'evrensel' olmanın ölçüsü nedir ?
Evrensel olmanın ölçüsü sonsuzluğu ve bu sonsuzluk içinde dünyasal oyunların minikliğini hissetmekle başlar... Aşık Veysel bu küçüklüğü 'iki kapılı bir han' boyutunda işledi...Öte yandaki büyüklüğü ise Yunus Emre 'Bir ben var bende benden içeri' diyerek anlattı... Evrensellik önce düşüncede ve sözde başlar... Sonradan şekillenen şarkı, yazı, resim, film, evrensel düşüncenin akıllıca giydirilmiş şeklidir... Sanatçı iyi bir terzi ise, düşüncesine biçtiği kumaşı cuk oturtmalıdır... Bunun dışındaki her şey, olan bir şeyi kötü giydirmek veya olmayan bir şeyi boşa giydirmektir...
Hazırlayan: Orhan Kahyaoğlu İkibine Doğru Şubat 1988 |