Bugünlerin Türkiye'sinin yaşam keyiflerine denk düşen... Bindokuzyüzkırkaltıların Amerika'sındaki sahtekar dokunuşlu ilk rant kavgalarının görüntülerinde, bir eski film izledim... George Bailey, olağanüstü dürüst bir adam! Yılbaşı yavaş yavaş yaklaşırken, hayat kahramanımıza ölümlerle eşanlamlı maddi/manevi tükenişler sunmakta... Herşey, büyülü güzelliklerin sırlarını dökecek denli ters gitmektedir.... Noel yemeklerinin bütün kutsal anlamlarını hırçın tekmelerle yıkıp, yılbaşı kararında intihara doğru uzaklaşan "kaybedenler kulübü"ne üye bir kişi!
***
Demirleri buzlanmış köhne bir köprüden akşam alacasına bıraktı kendini! Azgın sularda sürükleniyordu...
.........
gökyüzünde kanat çırpan melekler, uzunca süredir kararan hayatıyla boğuşan bu iyi kalpli insanı izliyorlardı... bu dünyadan -hem de bir yılbaşı gecesi- göçüp gitmesine gönülleri razı olmadığı için, George Bailey'i kurtarmağa karar verdiler...
henüz gerçek bir iyilik yapma fırsatı bulamadığından melek kanatlarına kavuşamayan... Boşluklardaki sonsuz zamanlarını Tom Sawyer okuyarak geçiren, biraz geçkin ve avare bir melek olan Clerence'a verilir görev!..
.........
Clerence ve kahramanımız, göl kıyısındaki kulübede elbiselerini kuruturlarken, George, birdenbire peydahlanıp onu buzlu akıntılardan kurtaran yaşlı adama, "hayatın anlamsızlığından... Bu manasız hayat içindeki varlığının ya da yokluğunun hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinden" dem vurur... Yaşlı melek "kabul" der...
"Madem ki varlığının hiçbir değeri olmadığını iddia ediyorsun... Sen hiç doğmadın! Her şeyi... Senin yaşadığın hayatı izleyeceksin... Ama, dünyaya geldiğinden beri tanış olduğun insanların hiçbiri seni tanımayacaklar... Onların yaşadığı hayatta, sen ve senin bıraktığın izlerin hiçbiri yok! Çünkü, hiç doğmadın! Gör bakalım! Hayat derecesinin akışı nasıl değişiyor, bu değersiz bulduğun ruhunun kıvrımları/rüzgarı olmayınca!.."
O yılbaşı gecesi, karlar içindeki kasabaya dönerler... Ve bire sineme şaheseri, inanılmaz anlatımlarla, giderek gözyaşına dönüşen devasa bir sıcaklık bırakarak yüreğimize, sürüp gider...
***
Yaşanan çağların birbirinin üstüne yığılan keyifsizliklerinden örülü günleriyle kavgalı insanlar... Kendi yarattıkları ve her an değiştirmeye muktedir oldukları hayatlardan şikayetleri var! Gecenin geç saatinde seyrettiğim bu eski zaman filmi, bütün bu beyhude sızlanmaları radikal bir şekilde yanıtlayan, garip ama gerçek bir mesaj veriyor hayatlarımıza; Tut ki hiç doğmasaydın... Senden yankılanan hiçbir güzellik ve hiçbir öykü yayılmasaydı hayata... Senin yokluğunda neler hiçlenecekti bu yaşlı dünya üzerinde.... Sözgelimi; Çok para harcadıklarından, suratsızlıklarından ve saygısızlıklarından şikayetçi olduğun çocukların hiç dünyaya gelmeyeceklerdi... Çünkü, sen olmayacağın için, yıllar öncesinde evlilik yemini ettiğin hayat arkadaşın da olmayacaktı. Düşün bir! Yıllardır beraber olduğun... Birliktelik zamanlarını ondan öte sevgisizliklere ve kavgalara buladığın insan, başka bir hayat yolculuğu içinde olsaydı da... Sen, seni/sizi hatırlatmak için çırpınırken, o seni hiç tanımayan, çocuklarını doğurmamış bir yabancı olsaydı... N'aber?..
Öyle, ilk gençlik yıllarının içkili/demli akşamları... İlk aşklar, ilk dokunuşlar, partiler, sandal sefaları, altmışsekiz, yetmiş heyecanları, seksenlerin iş-güç kıpırdanışları, kaybetme kapanışları, ilk kazanma coşkuları yok... Çünkü sen hiç doğmadın ki! Kavak yelleriyle uçuşan ipsiz sapsız gidişatından şikayetçi olan anan, baban, kardeşlerin, akrabaların, ailen yok!.. Çünkü, zaman büküldü... Paradoksal bir rüzgar esti... Ve seni hiç kimse tohumlamadı hayata!.. Durum böyle olunca, şimdiki işyerinde, ihtimal ki; Bir kebapçı ya da bir banka şubesi, bir internet kafe vardır! Her sabah sana "günaydın" diyen... bir sandalye atıp kaldırıma, hoşbeş ettiğin insanlar için sıradan biri...
Yabancısın ! Olmayan hayatın gözlemek için bu dünyaya uğramış, hiç kimsenin tanımadığı bir garip yolcu !.. Diğer televizyon saçmalıklarından paçayı sıyırıp seyrettiysen eğer; "geleceğe Dönüş" maceralarında gülüp geçtiğin düşsel öykülerdeki gibi, şimdi olmayan hayatında çektirdiğin fotoğraflardaki görüntün, bakacaksın ki silinmiş !
Yoksun ! Sen hiç doğmadın... Olmayan evindeki, olmayan yatağına, masana, koltuğuna mıhlan ve hisset bakalım; Bu bigane çöller ortasında, şikayetçi olduğun hayatınla yeşermeseydin eğer... Daha neler olmayacaktı?!... Hepsini/her şeyi geç! En basitinden, senin yarattığın ve saniyeler içinde gülüp geçtiğimiz o espri hiç olmayacaktı! Belki bir gün, yabanıl bir dost(!) meclisinde... Veya yabancı birileriyle bir yerlere giderken, trafik kilitlendiğinde... Saçmasapan mırıldanışların, birilerinin tıkanık kapılarını açan bir anahtar/şifre olmuştur ki, bu hiç bilinmez! Tut ki, eşref saatine gelen cömertliğinde parayla yılbaşı piyangosundan bi çeyrek bilet aldı bir dilenci... Çeyrek trilyon kazansa da, hiç haberi olmaz, gidip parasını alamaz o garip!.. Çünkü, bütün bunlar bir hayal... Ve gerçekleşmeyecek varsayımlar silsilesi! Sen yoksun...
Hiç doğmadın! Şehrinin şimdi betonlaşmış, denize nazır sahillerinde yaşadığın o eski aşklar... sarhoşlular, anılar, dostluklar, gülüşmeler, iş anlaşmaları, yeni ev hayalleri, yaşanılan tatillerin sıcak hatıraları, üniversiteye giriş sınavları, diploma heyecanları çocukların... Geleceğe dair kaygılar, beklentiler, umutlar, faturalar, vergiler, coşkular ve aşklar uçmuş! Kendi isteğinle, hiç doğmayanların yanına gitmişsin... Seninle ilgili hiçbir kayıt yok hayatta!
"Hay! Olmaz olsaydım... olmaz olsun böyle hayat'" diye çığlıkladığın lanet gerçekleşti... Yoksun! Hiç doğmadın...
Peki, şimdi yabancı gözlerle bakarken, dokunamadığın, yön veremediğin bu sensiz hayata, mutlu musun? Eğer değilsen; Git, eşine, sevgiline, arkadaşlarına, çocuklarına, anne-babana başka türlü sarıl.. (Bu ölümcül kara büyü bozulur ve yeniden başlarsın) aslında küçücük olan bir sürü problemi dert etmeye başladığında, unutma; Hayatın soluğunu alıp vermekten daha büyük bir hazine yok! Haksızlıklarla kavga et! İnandığın doğrulardan yana ol! Ve keyfini çıkar yaşadığın her anın... Frank Capra'nın 1946 yağımı "Şahane Hayat" filminden yola çıkarak, fantastik bir varsayım oyunu oynadık!..
Bu oyunu, dünyada kapladığı fiziksel yüzölçümün ötesindeki uhrevi anlamlarını unutarak, duygusuz köprülerle beyhude güzelliklere ulaşmaya çabalayanlar oynamalı arasıra...
Yılbaşı yaklaşıyor!.. Binyılları deviren ömrümüzle, yenilenmek için çok daha öte ve bakir bir virajın başındayız.. Unutmayın; Ne zaman bir çan sesi duyarsanız... Dünyanın bir yerinde bir iyilik olmuş... Birileri başka türlü bir hayata uyanmış... Bir melek kanatlarına kavuşmuş demektir!...
Işık ve sevgiyle... İlhan İREM |